Yazılar

Mutsuzluğa Açlık

‘Pazartesi Sendromu Neşesi’ başlıklı bir yazıya başlamıştım, amacım Pazartesi günlerini sendrom olarak görmeye devam ettiğimiz sürece zararın bizzat kendimize olduğu konusuna dikkat çekmekti. Yarısında bırakıp bu yazıyı yazmaya başladım (bir başka Pazartesi günü farkındalığınıza sunmak üzere elbette), burada amacım başka bir konuyu gündeme getirmek.

Eğitimlerde çatışmaları ortadan kaldırmanın kişinin kendisine yararlarını anlatırken sıkça karşılaştığım bir direnç var: “Ama hocam öyle diyorsunuz da niye hep biz olumlu yaklaşıyoruz, niye hep biz taviz verir duruma düşüyoruz?”   Meydana gelmiş durumlara olumlu yaklaşmanın taviz vermek olarak düşünülmesinin iç acıtan kısmını bir an için kenara koyduğumuzda arkasında görünen yaklaşımın üzerinde konuşmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Burada fark edilmesi gereken, her ne kadar dış dünyaya karşı inkar etsek de çatışmalarımızı ince ince sızlayan bir diş ağrısı şeklinde sürdürmenin işimize geliyor olması. Mutsuz olma statümüzü sürdürerek üç ‘kazanç’ elde ettiğimizi düşünüyoruz:

Birincisi; böylece elimizde her zaman yakınacak malzeme buluyor ve “başıma bu sefer de bu geldi” şeklinde anlatacak konu bulmakta zorlanmıyoruz. İkincisi; kendimize biçtiğimiz mazlum rolünü oynamaya devam ediyoruz, böylece başımıza gelenlerin sorumluluğunu almıyor ve başkalarını suçlayacak zemin buluyoruz. Üçüncüsü de; mazaallah mutlu olursak oluşturacağımız olumlu iklimdeki ‘aslında hak edilmiş mutluluk’ diye tanımadığımız bir kavramla baş etmek zorunda kalmıyoruz. Birer birer açalım:

“Bir bilsen ben neler yaşadım, başıma neler geldi, benim çektiklerimi kimse çekmemiştir” konulu cümlelerin arkasındaki ilgi, sevgi, önemsenme isteğini görmek gerek. Bu cümlelerin tercümesi “dinle beni, anla beni, sev beni, önemse beni, gör beni, ben varım aslında”.

“Kim ister ki bu durumda olmayı, ben mi seçtim yani mutsuzluğu, parasızlığı, sevgisizliği?” konulu cümlelerin tercümesi “eğer içinde bulunduğum duruma ben yol açtıysam bunun sorumluluğunu almam gerekir ki bu kendimle çalışmam, zayıflıklarımı kendime itiraf etmem, itirafımı kabul edip gelişmek üzere emek harcamam gerek demek. Onun yerine başıma gelenlerin ‘suç’unu uygun insanlara yıkarsam zayıflıklarımla yüzleşmek zorunda kalmam”.

“Bazı insanlar analarından şanslı doğuyor, ben onlardan değilim, kaderimde yok, kısmet değilmiş” konulu cümlelerin tercümesi de “onlar hak ediyor, ben etmiyorum”.

Her üç sözde ‘kazanç’ta da ağrı ile ıstırap arasındaki fark kadar açık bir gerçek var: Uzun süren ve zamanla tüm enerjimizi emen mutsuzluk ıstırabını nispeten kısa sürecek ancak zorlu yaşanacak bir ağrıya tercih ediyoruz. Kötü haberi benden duyun istemezdim ancak bilerek ya da bilmeyerek, farkında olarak ya da olmayarak bu bizim yaptığımız bir seçim.

Hemen “ne seçimi yaa, böyle seçim mi olur?” cümlesini kurmadan şu basit gerçeği hatırlamak gerek: Bir olasılığı seçmediğimizde diğerini otomatik olarak seçmiş oluyoruz. Konumuz özelinde bu olasılıklar da mutluluk ve mutsuzluk.

Sosyal hayat statümüzü ‘mutsuz’dan hiç olmazsa ‘karmaşık’ durumuna getirsek, iyiye doğu bir hareket başlatmış olacağız. Hareketin sonucundaki olasılıklardan birinin mutluluk olduğunun farkına varsak da yüzümüzü aydınlığa dönsek kendimiz için iyi olmaz mı sizce?

Alp Beyce