Yazılar

Bakış Açısı

Sabah ofise geldiğimde masama yerleşirken odamın balkonuna gözüm takıldı. Balkon pervazında iki güzel güvercin pek de doğal görünmeyen şekilde mermerin üzerinde oturuyordu. Halleri çok normal gelmedi, ilk aklımdan geçen şey “Ne olmuş acaba?” sorusu oldu. Yani merak ettim…

O sırada odama bir çalışma arkadaşım girdi ve “Neye bakıyorsun?” dedi. “Güvercinlere…” dedim. O da baktı, “Ahh yazık!” oldu ilk tepkisi. “Niye?” dedim. “Baksana birinin kanadı kırılmış, uçamaz ki o, diğeri de onu bekliyor yanında, bak gitmiyor, canım benim…” olay birden dramatik ve romantik bir boyut kazandı. Ben hangi kanadı kırık, nereden anladı diye bakmaya devam ediyorum bu arada. Arkadaşım da kendi hikayesine devam ediyor. “Veterinere götürmek lazım bunu, kaçmadan tutabilir miyiz? Yakında nerede veteriner var biliyor musun?” ve ne yapacağını bilemeyerek bir başka arkadaşımızı yardıma çağırdı.

O da geldi ne oldu diye, gösterdik “Bak burada iki güvercin var, birinin kanadı kırık, diğeri de onu bekliyor. Ne yapacağız, veterinere götürelim, sen tutabilir misin?…” diye, ilk gören heyecanla diğerine anlatıyor durumu… Diğeri hikayeyi dinledi ve tepkisi şu oldu, “Tutarız bir şekilde, bakayım hımmm… Sağdaki erkek, soldaki dişi bunların…”

Heyecanla bir şeyler konuştuğumuzu duyan ofisimizin en genç üyesi odaya daldı bu sırada… Ne olmuş, durum ona özetlendi, o da baktı “Hamile bu kuş, baksana nasıl şişmiş…” diye kendi gözlemini, yorumunu ortaya bıraktı.

Bu sırada halen balkon kapısı kapalı, kuşlar dışarıda, biz içeride, kendi hikayelerimizi yaşıyoruz. Bir süre daha baktık, sonra kuşu tutması için çağırılan arkadaşımız “Balkon kapısını açalım bakalım ne olacak?” diye kapıya hamle yaptı. Bu sırada dramatik, romantik  hikaye sahibi arkadaşımız “Aman dikkat et, uçamaz senden korkup düşmesin.” diye telaşlanırken, kuşun hamile olduğunu düşünen genç arkadaşımız “Hamile ya uçamayabilir.” şeklinde yorumlarına devam etti. Kapı açıldı, kuşlar son derece sağlıklı ve dinamik bir şekilde, birlikte uçup gitti… Bu duruma ilk tepkiler, “Aaa kırık değilmiş kanadı uçabiliyormuş…”, “Evet, ben dedim, bir erkek bir dişi; bir şeyleri yoktu ki…”, “Aman hamile sanmıştım; balkonu da pisletip berbat etmişler…” şeklinde üç ayrı yorumla geldi.

Ben bir yerden sonra kuşlardan çok bizimkileri izliyordum açıkçası. Ve bu küçük hikaye bana çok şey anlattı. Birlikte miskince sabah keyfi yapan iki güvercine hepimiz kendi penceremizden baktık, hepimiz içinde bulunduğumuz duygusal ve zihinsel duruma göre bir hikaye yarattık, bu hikayeye inanıp farklı bir son görünce farklı tepkiler verdik.

Hayatın genelinde de olan bu işte, tek bir durum ve herkese göre farklı algı ile buna bağlı yorum var. Durum algımızla sapma yaşıyor; verdiğimiz tepkiler algımıza ve geçmişten taşıdığımız inanç, düşünce, yorumlara göre duygulara dönüşüyor, buna göre şekilleniyor. Sonra da aynı durum karşısında kimin neden, nasıl böyle bir tepki verdiğini anlayamıyoruz.

Şimdi kendimize şunları sormamız lazım; hayata hangi pencereden bakıyorum? Ne oluyor? Ben ne görüyorum? Sorunlarıma duygulardan, yorum ve yargılardan arınıp sadece olanı görerek baksam ne görürüm?

Bu yazıya vesile olan, bize kendimizi gösteren güvercinlere, sabah keyifleri için sonsuz teşekkürler…

Meriç KORALTÜRK POLAT

Uygulanamayan Yeni Yıl Kararlarını Anı Defteri Yapalım!

“Kimse geçmişini geri satın alabilecek kadar zengin değildir.” Oscar Wilde

Her yıl adettendir yeni yıl için büyük umutlar besleyip bir dizi karar almak, yeni yılla birlikte yeni hedefler koymak, ancak nedense işler planladığımız gibi gitmez. Hayatta farklı önceliklerimiz olur, işler hep yoğundur, “şu olmasa yapacaklarımız” yani bahanelerimiz çoktur. Böylece yeni yıl hedefleri tatlı bir anı olarak önce başucumuzda sonra da kağıt/ defter kalabalığının bir yerlerinde unutulur.

Ancak insan kendisine verdiği bu sözü aslında unutmaz. İyi bir şeyler yapmaya ve kendimizi geliştirmeye çalışırken; huzursuzluk hissi, başarısızlık endişesi, kişinin kendisine inancını yitirmesi gibi gittikçe büyüyen olumsuz duygular ile bir anda motivasyonumuzu bozmuş oluruz.

Bu nedenle hedeflerle çalışırken özellikle de yeni yıl hedefleri koyarken çok dikkatli olmamız şart… SMART yani akıllı hedefler konulması sadece şirketler değil, kişisel gelişim planımız için de çok önemli. Ayrıca hedeflediğimiz şeyin yapmak istediğimiz veya yapabileceğimiz şey olup olmadığından iyice emin olmak lazım; çünkü çoğunlukla istenen değil, gerekli olduğu düşünülen hedefler belirleniyor ve bu nedenle uygulamaya alınamıyor.

Başarma konusunda kendimize olan inancımız bir diğer önemli faktör, kişinin inanç ile pek çok şeyi başarabildiğini biliyoruz. İlgili konuda önceki başarı ve başarısızlıklarımız burada devreye giriyor, bizi tetikliyor veya engelliyor.

Bir sonraki aşamada bakılması gereken şey koyduğumuz hedeflerin yaşam biçimimizle ve önceliklerimizle uyumlu olması, ayrıca kapasitemiz dahilinde olması… Bunun için de kendimize karşı dürüst olmamız ve kendimizi iyi tanımamız gerekiyor. Örneklendirecek olursak; 30 yaşına kadar spor alışkanlığı edinmemiş, yoğun çalışma temposu olan, sevdiklerine/sosyalleşmeye bile yeterince vakit ayıramayan bir kişinin gerekli olduğunu düşünerek, hem de hiç zevk almadan spora başlaması, kendisine “haftada 5 gün spor yapmak” gibi bir hedef koyması ve bu noktada birden ağır sportif çalışmalara girişmesi gerçekçi bir durum değil. Ancak daha çok hareket etmeye karar verip haftada iki gün, çok sevilen ve ihtiyaç duyulan açık havada, hatta sevdiğimiz bir arkadaşımız / aile fertlerimiz ile 30 dakikalık yürüyüşler yapmayı hedeflemek daha doğru bir yaklaşım. Keyifle yapılacak bu yürüyüşlerin faydasının yaşanması, daha farklı sporlara da istek uyandırması mümkün…

Genellikle maddi konularla ilgili konulan ev/ araba alma veya değiştirme gibi hedeflerin daha çok hayata geçirildiği, bireyin bir şeyler yapmasını gerektiren hedeflerin daha çok ertelendiği bir gerçek. Bunun nedeni konfor alanlarımızdan çıkmanın bize çok zor gelmesi…

Bu noktada en önemli yaklaşım “Yapmazsam ne olur ?” sorusuna verdiğimiz cevap… Bu cevap bizi harekete geçiriyor veya “boş ver” deyip ertelememize neden oluyor…

Özetle yeni yılın bizi hedeflerimize ulaştırmasını beklemek boş bir hayal… Ancak yaşamımızla ilgili kendimize kısa / orta ve uzun vadeli hedefler koymamız, aksiyonlarımızı buna göre belirlememiz de şart. Yeni yılda da ve daima isteklerimize ulaşabilmek için kendimizi tanımamız, güvenmemiz,  gerçekçi olmamız ve değişime planlı küçük adımlarla başlamamız veya hedefimize ulaştıracak aksiyonları parçalayarak gerçekleştirmemiz gerekiyor… Şimdiye kadar neler başardık düşünsenize…

Uygulanabilir hedefler için kontrol listesi:

  • Bunu yapmaya ihtiyacım var mı?
  • Benim mi başkalarının istediği mi?
  • Yapabileceğime inanıyor muyum?
  • Bu hedefe ulaşmak için yapılması gerekenlere razı mıyım?
  • Hedefim gerçekçi mi?
  • Yapmazsam ne olur?

Maksim Gorki’nin dediği gibi; hayatın ne olduğunu, onun güzelliğinde aramak ve bunu güzel hedeflere doğru yönlendirmek dileğiyle…

Meriç KORALTÜRK POLAT

Kurumlarda “Kültür” Kavramı

Kültür kavramının hem kurumlara hem de bireylere etkisi büyük. Kültür sözlük anlamına baktığımızda; tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü. Yani sahip olunan değerler ve edinilen eğitimlerle de geliştirilerek, insanın kim olduğunu gösterme şekli olarak özetlenebilir.

Bireylerin ailede başlayan öğretilerini içinde bulundukları toplumun kültür ögeleri ile destekleyip, kendi düşünce ve inanışları ile harmanladıkları bir değerler dizisi oluşturmaları söz konusu diyebiliriz. Birbirinden farklı ortamlarda gelişimini sürdürmüş, farklı değerlere sahip pek çok bireyin belli bir çatı altında toplanması ile oluşan kurumların başarısı ise bireylerce desteklenen bir “kurum kültürü” oluşturmayı gerektiriyor.

Kurum kültürü; ortak inanç, anlayış, davranış ve varoluş felsefesi sağlar.

Eski ve köklü kurumların yıllar içinde kurucuları, yönetim kadroları ve bir fiil çalışanları tarafından oluşturulmuş kurum kültürleri bulunduğunu görürüz. Bu kültür, kendisini kuruma ait bir mekana adım attığınızda size hissettirir. Karşılanma şeklinizden güvenlik unsurlarına, mimari ve sanatsal yani görsel unsurlardan ikramlara, toplantı alışkanlıklarından çalışanların iş yapış biçimleri ve prosedürlere, yöneticilerin birbirlerine ve çalışanlarına davranışlarından pazarlık yaklaşımlarına kadar kurumun kültür unsurlarını ve değerlerini net olarak hissedersiniz.

Bazı kurumların çalışma ortamlarında susmayan telefonlar, birbirine seslenerek konuşan çalışanlar, bir telaş, bir koşturma hakim iken, bazılarında milimetrik şekilde düzenlenmiş masalarda, ekrana kilitlenmiş, aşırı özenli giyimli çalışanlar görebilirsiniz ve bu sessizlikte yanlarından geçerken öksürmeye çekinirsiniz. Biz danışmanlar çok farklı şirketler içinde bulunduğumuzdan her kurumu hızlıca gözlemleme yeteneği edinmişizdir. Edinilen kültürün doğru veya yanlış yanları olabilir ancak oradadır ve her nefeste varlığını algılarsınız. Bu tip kurumlarda kültürün artık amaca hizmet etmeyen yanlarını değiştirmek imkansız değil ancak zordur ve farklı taktikler gerektirir.

Aynı şekilde belli bir kurumda yeni işe başlayan kişiler de kurumla ilgili algılarını orada yaşamaya başlayınca gördükleri kültür unsurları ile netleştirmiş olur. Adaptasyon süreçleri çoğu zaman yazılı olmayan ve eski çalışanlar tarafından yönlendirmelerle kendini gösteren davranış modellerini anlamakla geçer. “Bizim burada böyle yapılır”, “bu davranışlar hoş karşılanmaz”, “maillerde to/cc kuralları şunlardır” gibi günlük hayatı çok etkileyen kurallar dizisi özellikle farklı şirketlerden gelmiş yeni çalışanların en çok uğraştığı konular olarak ortaya çıkmaktadır.

Daha yeni veya kurum kültürü tam oturmamış şirketlerde ise; işe, yöneticiye, duruma bağlı uygulamalar, çalışanların genelinin temsil ettiği değerler, yönetim tarafından ortaya konmuş ancak çalışanlarca tam olarak benimsenmemiş bir takım kültür unsurları görmek mümkündür. Bu tarz kurumlar değişime daha açıktır ancak bu noktada kuruma ve başarısına en iyi şekilde hizmet edecek kültürü oluşturabilmek ve benimsetmek önemlidir.

Genel kurum kültürünün alt başlıkları olan yani kim olduğumuzdan yola çıkıp, nasıl davranmamız gerektiğini ayrıştıracak diğer önemli kültür alanları ise hizmet kültürü, satış kültürü ve çok önemli bir alan olanyönetim kültürüdür. Bir kurumun ana değerlerini, vizyonu ve misyonunu buna bağlı çalışma felsefesini ortaya koyduktan sonra bu kurumun müşterilerine nasıl hizmet sunacağının, satışlarını hangi değerleri baz alarak yapacağının, yöneticilerinin nasıl davranışlar sergileyen yöneticiler olacağının da kurallarını belirlemek ve ilgili tüm bireylerin buna inançla uyumunu sağlamak önemlidir.

Kurumların vizyon, misyon, hedef ve başarılarına hizmet edecek doğru kültür unsurlarını benimsemesi ve yaygınlaştırması bu noktada büyük önem taşır. Çok önemli bir diğer unsur ise çalışanların kendi değerlerine ve kültürlerine uygun kurumlarda görev yapıyor olması, kurum değerlerini hayata geçirirken kendi değerlerini de yaşıyor ve yaşatıyor olmasıdır. Kurumların ve bireylerin çalışan ve iş seçiminde öncelikli olarak bu noktayı dikkate alması uzun vadede büyük fayda sağlayacaktır.

Ve unutulmamalıdır ki; kurum kültürü bugünden yarına değişecek veya oluşturulacak bir şey değildir, hedefe doğru her gün, her durumda atılacak adımların bütünüdür, kararlılık ve zamana ihtiyaç vardır.

Meriç KORALTÜRK POLAT

Nefes…

Nefes almak hepimiz için normal, düşünmeden yapılan, genelde ekstra bir çaba gerektirmeyen, üzerinde pek de durulmayan bir eylem. Böyleyken en hayati konulardan biri olmasını ölümün kaçınılmaz son olduğunu bildiği halde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insan doğasının mantığı ile açıklamak hiç de zor değil.

Nefes, yaşamak demek… İnsan hayatı, attığı ilk çığlıkla birlikle aldığı bir derin nefes ile başlayıp, son nefesini verene dek devam ediyor. Yaşadığı hayat süresince de kişi bilinçsizce günde yaklaşık 25.000 defa nefes alıp veriyor. Nefes yaşamak demek çünkü yapılan araştırmalarda dünya üzerinde nefes almayan bilinçli bir yaşam türüne henüz rastlanmadı. Her canlının nefes alması için gerekli donanım veya nefes alabildikleri ortamlar farklı olsa da aslolan nefes işleminin yaşam boyunca devam etmesi.

Su ve yemek gibi önemli diğer yaşamsal maddelere olan ihtiyacımız ve bunların yokluğundaki yaşam direnci çok daha uzun iken, ortalama bir insanın yaşamının son bulması için 2–3 dk gibi kısa bir süre nefessiz kalması yeterli.

Üstelik diğerlerini tedarik etmek ve tüketmek farklı bir çaba gerektirirken, bu kadar yaşamsal öneme sahip nefes için her ortamda, sahip olduğumuz organları kullanmak yeterli oluyor. Hatta diğer yaşamsal önem taşıyan her şey dünya üzerinde bir bedel ile ticaret hayatının içine girmişken, nefes için gerekli olan hava henüz her yerde bedava…

herkesin nefesi kendine özgü…

Nefes, o kadar mucizevi bir konu ki herkesin nefesi kendine özgü… Nefesin sıklığı, derinliği, nefesin vücudun hangi bölgesinde toplandığı kişiye ve hatta koşullara özel, nasıl nefes aldığımız nasıl yaşadığımızın en önemli göstergesi. Vücut tüm bilgeliği ile kendini öncelikle nefesle dengelemeye çalışıyor. Vücut hareketi hızlanınca nefes buna uyum sağlıyor, duyguların değişimine göre nefes ritmi değişiyor, düşünceler de nefesin ritmini değiştirebiliyor. Üzüntü ve şok anında “nefes kesilip” kişi kendini bir anlamda koruma altına alıyor. Vücuttaki hayati tüm organların çalışması için nefese, yani kandaki oksijene ihtiyacı var. Vücutta biriken toksinlerin %70’ i evet yanlış duymadınız %70’ i nefesin karbondioksite dönüşmesi yoluyla atılır. Tıp alanında yapılan çalışmalar gösteriyor ki oksijenin fazla olduğu ortamlarda ölümcül hastalıklara neden olan hücreler yaşamayı başaramıyor. Bu nedenle sadece oksijen ile yapılan pek çok tedavi yöntemi tıpta yerini aldı.

Nefesle neler yapabiliriz?

Bence nefes mekanizması, içinde bulunduğumuz bu sistemin ve Yaradanın insana sunduğu en büyük armağan. Bilinçli alınmış tek bir derin nefes bile sizi “an” a getirmeye yetiyor. Nefes vücudunuza oksijen kazandırarak fiziksel olarak sağlığa hizmet eden çok önemli sonuçları yaratıyor. Zihninizi temizliyor, duygularınızı dengeliyor, modunuzu anında olumlu şekilde değiştirip rahatlama sağlıyor. Nefes, fizik bedeniniz ve tüm enerji bedenlerinizi “an” da bir araya getiriyor ve kendinizi bütünlük içinde hissetmenize yardımcı oluyor.

Tüm bunları bize sunan nefes bu kadar kolay kullanılabilecek bir araç iken; nefesin bizim şartlarımıza uyum sağlamasını beklemeden, bu aracı ihtiyaçlarımıza hizmet edecek şekilde yani mekanizmayı tersine çevirerek bilinçli kullanmamız da mümkün. Bunu yapabileceğimizin ipuçları zaten nefesin çalışma mantığında gizli… Nefes ile yapılacak odaklanmış seanslar ile fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal konularda ihtiyaç duyulan çözümleri ve çözülmeleri sağlayabiliyoruz.

25 yıllık iş tecrübemde bir danışman ve işkadını olarak tüm biriktirdiklerim, özellikle son yıllardaki gözlemlerimle birleşince şunu söylüyor; özellikle büyük şehirlerde, yoğun iş temposunda yaşayan her birimizin yüklerinden hafiflemeye, şöyle bir durup hayatına bakmaya, “bir nefes almaya” ve kendiyle buluşmaya ihtiyacı var… Her nefesi ciddiye almak, kaygı ve stres bilincinden kurtulup her nefeste bize verilmiş yaşam hakkının sonuna kadar tadını çıkartmak inansak dahi uygulaması zor bir olay. Bunu nefes disiplini ile yapmak ise çok daha pratik, gündelik ve kolay.

Derin bir nefes alıp işe bir yerinden başlamaya ne dersiniz?

Meriç Koraltürk Polat

Hayatımız Toplantı

Toplantılar, iş hayatımızda çok önemli bir yere sahip ve günlük çalışma planımızda çoğunlukla önemli zaman dilimlerini kapsıyor. Pek çok kişi tarafından söylendiği gibi neredeyse toplantı yapmaktan iş yapamaz hale geliyoruz. Gün içinde kimse yerinde değil, ihtiyaç duyduğunuz kişilere ulaşmak neredeyse imkansız. Bu nedenle aslında toplantıların verimli sonuçlar elde edilen keyifli beraberlikler ve anlamlı organizasyonlar olması gerekiyor.

Etkili, verimli, sonuç yaratan toplantılar yapmak için ne yazık ki niyetler yeterli olmuyor. Kaliteli toplantılar yapmak için, toplantı öncesi neler yapılacağı konusunda çalışmak, toplantıya doğru kişileri davet etmek, toplantı esnasında katılımı sağlamak ve toplantıyı iyi yönetmek ve son olarak da toplantı bitiminde alınan kararların hayata geçirilmesine katkıda bulunmak ve / veya takibini yapmak gerekiyor.

Toplantı yapmak için öncelikle kendimizin ve ifade ettiğimizde başkalarının da ikna olacağı nedenlerimiz olmalı. Günümüz iş hayatında ikili görüşmelerle çözümlenebilecek pek çok konuda geniş katılımlı toplantılar düzenlenebildiğini, bunun hem karar sürecini yavaşlattığını hem de çalışanlar için büyük zaman kayıplarına neden olabildiğini görüyoruz.

Hedefe ulaşmanın en iyi yolu toplantı ise, uygun katılımcı profili ve sayısıyla toplantı yapılması bir diğer önemli adım. Buna göre de toplantının amacına ulaşmasını sağlayacak katılımcıları davet etmemiz büyük önem taşıyor. Her şirkette bulunan “toplantıların vazgeçilmez isimleri” bırakalım kendi alanları ile ilgili konulara yoğunlaşsınlar, biz işimizi sonuçlandırabilmek için gerekli kişilerle görüşelim yeter…

Şirketlerde önemli krizlere neden olan sonraki adım ise toplantı yeri organizasyonu… İşyerlerimizde mekanlarımız ne kadar büyük olursa olsun hiçbir zaman yetmeyen tek mekan “toplantı salonları”… Bu organizasyon için hatrı sayılır bir mesai harcayabiliyoruz… Mekanımızı da ayarladıktan sonra sıra toplantı gündemi oluşturarak katılımcıları davet etmeye geliyor. Davetimizde mutlaka bulunması gereken bilgiler toplantı zamanı, yeri, süresi, katılımcılar, toplantı hedefi ve amaçları olmalı.

Türk insanı için toplantılara ayrılan sürelerin uzamasına neden olan en önemli konulardan birisi geç başlayan toplantılar…

Katılımcılardan bir veya daha fazla kişinin toplantıya geç gelmesi nedeni ile “eli kulağında” beklenerek başlanamayan görüşmelerin veya başlanırsa bile gecikenlere yapılan özetlerin konsantrasyonu bozduğunu, diğer katılımcılarda tavır değişikliklerine neden olduğunu hatta toplantı sonuçlarının bile bu durumlardan etkilenebildiğini biliyor muydunuz ? Gecikmeler şirket kültürüne göre dozu değişir nitelikte olsa da, hemen hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Bunu önlemenin yolu her toplantıya tek bir katılımcı bile gelmiş olsa zamanında hatta en önemli gündem maddesi ile başlamak… Böylelikle kurumlarımızda toplantı kültürü yaratmaya da başlamış olabiliriz.

“Her toplantı, kurumun değerlerini ve tarzını yansıtan küçük bir evrendir…” Richard J. Dunsing

Toplantıyı doğru şekilde yönetmek işin en can alıcı noktalarından, herkesin fikrini almak, baskın tipolojileri dengelemek, anlaşmazlık ve ikili tartışmaları düzenlemek, uzayan toplantılarda dikkati devam ettirmek, karara varılmasını sağlamak ve toplantıyı zamanında verimli şekilde bitirebilmek toplantıyı yöneten kişinin sorumlulukları ve emin olun hiç kolay değil. Birkaç ana başlık üzerinde saatlerce fikir yürütülen, bittiğinde de kafanız tamamen karışmış ve hiçbir karara varılamadığını şaşkınlıkla fark etmiş olduğunuz çok sayıda toplantıya katıldığınıza eminiz. Ne yazık ki bu toplantılar var ve şu anda bile bir yerlerde uzun uzun devam ediyorlar…

Toplantıda alınan kararların uygulanması ve sonuçlarının duyurulması ile bu süreç tamamlanmış oluyor ancak görüyoruz ki özellikle periyodik toplantılarda bir sonraki toplantı önceki toplantıda alınan kararların neden hayata geçemediği konusunda birbirimizi ikna ettiğimiz konuşmalardan öteye gidemiyor.

Verimli bir toplantının gereklerini mutlaka hepimiz biliyoruz… Belki de mesai saatleri içinde birlikte vakit geçirmeyi, sohbet etmeyi, bol bol çay-kahve içmeyi ve konuları çok önemli görüp bir türlü çözememeyi seviyoruz… Hadi bunu bir sonraki toplantıda konuşalım…

Meriç Koraltürk Polat