Yazılar

Aile Anayasası Nedir ve Nasıl Hazırlanır?

Danışmanlarımızdan Özgür Baykut 04 Kasım 2016 tarihinde Business Channel – Markalar Konuşuyor programına konuk oldu.

Programda; Kobiler, Aile Şirketleri, Aile Konseyi ve Aile Anayasası konuları keyifli bir sohbetle izleyicilerle paylaşıldı.

İyi Seyirler

Özgür Baykut Aile Şirketlerini Anlatıyor

Danışmanlarımızdan Özgür Baykut Business Channel – İşkolik programına konuk oldu.

Programda; Aile Konseyi, Aile anayasası, yönetim kurulu organizasyonları, İran’daki Teknoparklarda sunulan fırsatlar, yabancı yatırımcılar için önemli adımlarla ilgili birçok farklı konu keyifli bir sohbetle izleyicilerle paylaşıldı.

KOBİ’ler İçin Tariflerimiz

KOBİ’ler ve KOBİ’lerin büyük çoğunluğunu oluşturan Aile Şirketleri sürdürülebilir kalkınma için ilgiyi, yakın ilgiyi hak ediyorlar. Bizler ADSPartners olarak aynı sizler gibi KOBİ’yiz. Her birimiz ayrı şirketler kurduk, farklı şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptık, kurumsallaşmış büyük şirketlerde de yer aldık, büyüme sürecindeki Aile Şirketlerinde de. Ve tüm bu deneyim ve birikimimizi sizlere destek olabilmek için KİT (Kobiler İçin Tarifler) adı altında topladık.

Bizler kitap bilgisinin yanına vida sıkmayı ekleyerek, teori ile pratiğin sentezini oluşturduk. Farkındayız ki tüm Aile Şirketleri farklı Aile yapısına, farklı yoğurt yeme alışkanlığına sahipler o nedenle birbirinin kopyası tıpkı basımlar yerine tam da üzerinize oturacak stilinize uygun dikim yapıyoruz. İçinizde kendinizi yabancı hissetmeyeceğiniz, gururla taşıyabileceğiniz giysiler.

KOBİ’ler İçin Tariflerimizi buradan inceleyebilirsiniz.

Babalar Kurar, Çocuklar Yer, Torunlar Batırır

Yaşayan şirketler sunumlarımda olmazsa olmaz slaytlarımdan birisi. Yeryüzündeki ortalama şirket yaşlarını bir araştırırsanız doğruluğunu göreceksiniz. İşin ilginci İspanya’da Brezilya’da ve daha bir çok ülkede batırmak yerine farklı kelimeler kullanılarak aynı cümle söyleniyor. Kuşak çatışmasının en yoğun yaşandığı ve en hazin sonuçlar doğurduğu yerler şirketler. İnsan ömrünün 80’li yaşlara dayandığı günümüzde şirketlerin 20’li yaşlarında ölüyor olmaları da insanoğlunun bence en büyük ayıplarından. Peki birey olarak uzun yıllar yaşayabilmeyi başaran bizler şirketlerimizi neden yaşatamıyoruz.

Neden öldürüyoruz?

Peşinde CSI olan toplumsal mesaj içerikli onlarca polisiye dizi yapılırken en azından biraz CSI ilgisini de şirketler hak ediyor. Onlarca kamu spotu zırt pırt ekranda beliriyor. Ülkemizin, hatta dünyanın motoru olan şirketlerin hayatlarını uzatmaya yönelik tek bir kamu spotu yok. KOBİ’ler dünya ekonomisinin %90’ından fazlasını temsil ediyor. KOBİ’lerin neredeyse tamamı Aile Şirketleri. Ve tüm bu şirketler kendi hallerine bırakılıyor ve el yordamıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onca emekle, bazen alın teri ile bazen gözyaşı ile nemlenen hayatlar biranda sonlanıyor.

Neden?

Ailenizi nasıl anlatırsınız? Babanızın yanında bacak bacak üstüne atar mısınız? Nasıl hitap edersiniz? Arkadaş mısınız? Daha onlarca soru geliyor aklıma, tüm bu soruların yanıtları da aileden aileye değişiyor. Aileler yaşayan organizmalar farklı dinamikleri farklı yoğurt yeme alışkanlıkları var. Kiminde her akşam saat yedide tüm aile bir masa etrafında toplanmalıdır. Kiminde çocuklar bana bulaşmasın da ne yaparlarsa yapsınlar hali hakim. Alışkanlıklar ne olursa olsun, temelde bir gerçek var o da hepimiz bir birimizden farklıyız. Neden aileler aynı olsun? Aile şirketleri nasıl aynı olabilir? Farklı koşullarda farklı zamanlarda farklı ihtiyaçlar sonrası doğmuş her biri farklı bu yapıların aynı olmasını nasıl bekleriz?

Bu kadar kolay bir saptama varken ve hepimiz bunun bilincindeyken, neden temeli anlamadan, denizden kum çekip inşaat yapar gibi onlarca havalı proje yürütüp debeleniyoruz. Projeler başarısız olunca da bahaneler kutusundan tavşana niyet çektirir gibi sıralıyoruz manileri;

Profesyoneller bizim kadar işe sarılmıyor,

Denedik olmadı,

Bak yeni bir proje daha yumurtladılar sakin olun yakında geçer,

Yine mi misyon vizyon?,

Bunlar bizim şirkette işe yaramaz,

He he de geç…

Her şey ailede başlıyor ailede bitiyor. Aileler şirketlerini kurduklarında el birliğiyle çalışıyorlar. Beraber omuzluyorlar yükü. Yapı büyümeğe başladığında yüke el verecek insanlara ihtiyaç artıyor. Nüfus genişliyor. Ama yükü omuzlayan diğer eller ne yükün ne olduğunu biliyor ne de hangi aileye üye olduklarını. Duygu yoğun yaşanıyor mantık yoğun yaşanması gerekirken. Büyümek güzel. Çok güzel. Ama ya sağlık. Her şeyin başı değil mi, sağlık? O zaman neden şirketlerimizi sağlıklı büyütmek için zaman ayırmıyoruz. Neden geleceğimizi koruma altına almaya çalışmıyoruz?

Neden?

Adil, paylaşımcı ve katılımcı ilkeler bizi apaydınlık bir geleceğe taşıyabilir. Bu ilkeler ailelerimizin yapı taşı olan değerlerimiz. Ve bu değerler şirketimizin içine nüfus etmesi gereken temel taşları. Rakamlar sadece rakamlar hedef olursa, o hedefe ulaşmak için de her yol denenir. Etik olsun olmasın, değerlerimizle paralel olsun olmasın. Bizi biz yapan ilkelerden uzaklaştıkça son yaklaşır. Değerler silikleştikçe iç çekişmeler, aç gözlülük, koltuğa sıkı sıkı yapışma, bilgi saklama, başkalarının hatalarından mutlu olma ve daha bir sürü alışkanlık gelişir. Amaç önce kendimizin, sonra ailemizin, çalışanlarımızın, ülkemizin ve dünyamızın geleceğini aydınlık kılmaksa eğer ailemizle başlayalım çalışmaya. Değerlerimizi belirleyelim, aile üyelerinin şirket ile ilişkilerini düzenleyelim, şirket aile için değil aile şirket için çalışsın, emek harcasın. İyi tanımlanmış bir temelin üzerine ekleyelim kurumsallaşmayı, profesyonelleşmeyi, insan kaynakları yönetimini, tedarik zincirlerini, bilgi teknolojileri çözümlerini.

Şirketler ölmesin!

Özgür Baykut

Aile Konseyi ve Anayasa

Dünya genelinde ticari hayatını sürdüren şirketlerin büyük çoğunluğunu, ki bu oran %90’lar seviyesinde, KOBİ’ler oluşturuyor. KOBİ’lerinde büyük kısmını aile şirketleri oluşturuyor. Şirketlerin kuruluşunda girişimcilik faktörü ön planda. Bir fırsat görüp değerlendirebilenler dünya ekonomisinden paylarını almaya başlıyorlar. Doğru adımları da atabilirlerse golf sopası benzeri bir büyüme eğrisi yakalanıyor ve girişim bir anda azımsanmayacak ölçekte bir KOBİ’ye dönüşüyor. Şirketler birden fazla kardeşin el birliğiyle kurulmuşsa, tüm kardeşler hayatlarını işlerine adıyorlar. Arada fikir ayrılıkları olsa da abi kardeş ilişkisi içerisinde çözülüyor.

Yıllar içerisinde hem şirketler hem de aile büyümeye devam ediyor. Yol üzerinde sistemin dışına çıkan daha net tabirle batan şirketler, dağılan aileler oluyor. Yerlerine yenileri geliyor ve ekonominin çarkları dönmeye devam ediyor. Bin bir güçlükle gece gündüz emekle kurulan yapıların çökmesi ise hiç kimsenin arzu etmediği son. Oysa hiç istenmeyen bir durum olmasına karşın o kadar sık karşılaşılan bir durum ki. Üstelik bu son ölçek bağımsız. İster Fortune 500şirketi olalım ister merdiven altı minik bir işletme yok olma riski hep yanı başımızda.

Aile ve şirket büyüdükçe çözülmesi gereken sorunlarda katlanarak büyüyor. Her şeyden önce büyüme eğrisi artık golf sopası dikliğinde olmuyor. Eğri kırılmaya büyüme yavaşlamaya başlıyor. Operasyon büyüdüğü için insan gücüne ihtiyaç artıyor. Hiç gerek duyulmayan yeni fonksiyonlar gerekli oluyor. İnsan Kaynakları, Risk Yönetimi, Denetim… Ve bu fonksiyonların hepsi bizim çocukların başının altından çıkıyor. Biz okumadık da ne oldu bu boyda şirketi kurduk. Bizim çocuklar okudular şirketleri batıracaklar. Durun daha yeni başladık. Muhasebecimizle mutluyken finans direktörüne ihtiyaç doğuyor. Haliyle yeni ihtiyaçları dolduracak insanlarda eğitim, tecrübe ve gelir beklentisi artıyor. Bu durumda şirketin ilk gününden beri bizimle beraber olan muhasebecimizi aldığı maaş komik kalıyor. Yeni gelene fazla maaş verince eski ne olacak? Eskiden yeri geldiğinde kapımızı açan, yeri geldiğinde üretim hattında sabahlayan, ampul patlasa değiştiren üretimin başındaki Ahmet Usta’nın üzerine planlama bilen, süreç yöneten endüstri mühendisi yeni yetmeyi almak nerden çıktı? Haliyle Ahmet Usta yine patrona gidiyor. Yaşlı olan, baba bildiği patronuna. Ne üretim müdürünü dikkate alıyor ne de genel müdür olan patronun oğlunu. Onlar daha dün altı bezli dolaşırken Ahmet Usta patronuyla çuval taşıyordu kamyona.

Tüm bu sırada şirket de, aile de büyümeye devam ediyor. Aile üyelerinden bazıları kendilerine şirkette yer bulabilirken bazıları şirket dışında kalıyor. Şirketin kurucuları kazandıkları her kuruşu şirkete yatırmaya devam ettikleri için şirket dışında kalanlar ne şirket gelirlerinden bir kuruş kazanabiliyor ne de şirkette neler olup bittiğinden haberdar olabiliyorlar. Adalet duygusu zedelenmeye başlıyor. Haliyle güven sarsılıyor. Bundan sonra işler karışıyor. Halı altına süpürülen sorunlar birer birer ortaya çıkmaya başlıyor. Kurucuların sağlığında bir şekilde örtülen bu sorunlar kurucuların vefatıyla altından kalkılamaz yüklere dönüşüyor ve önce aile, sonra şirket parçalanıyor. En kötü senaryoda şirketler batıyor.

Bu son kaçınılmaz mı?

Kesinlikle hayır! İnsan karşılaştığı sorunlara çözüm üretme hatta sorun ortaya çıkmadan ön görüyle harekete geçerek sistem kurabilme yeteneğine sahip. Bunun olabilmesi için gereken tek şart ise gözlerini açabilmesi ve durumu kabullenerek harekete geçebilmesi. Şirketler her ne kadar kağıt üzerinde ailenin olsalar da aslında topluma aitler. Şirket sahipleri sadece kendi geleceklerinden değil çalışanların ve etkileşimde oldukları tüm iş ortaklarının da geleceğinden sorumlular. Ve bu sorumlulukla şirketlerinin sürekliliğini sağlamak adına adım atmaları gerekmekte.

Bu adımların temelini ise Aile Konseyi ve Aile Anayasası oluşturuyor. Aile ile şirketin, şirket ile ailenin ilişkilerini düzenleyen ve kurallara bağlayan aile anayasası, süreklilik yolunda atılacak en önemli adım. Böylelikle aile üyelerinin şirket içerisinde görev alabilme koşullarından, yönetim kurulu yapısının oluşturulmasına, emeklilik planlarından, profesyonellerle olan ilişkilere, kar payı dağıtımından, aile şirketlerinde görev almak istemeyen aile üyelerine tanınacak olanaklara kadar her şey yazılı hale getiriliyor. Hepsinden daha yukarıda ise ailenin tarihi ve değerleri kayıt altına alınarak yeni kuşaklar için başucu metni haline getiriliyor. Adalet ve güven tesis ediliyor. Şirket duygu ağırlıklı yönetimden mantık ağırlıklı yönetime geçmiş oluyor ve sistemin sağlıklı işlemesi sağlanıyor.

İşlerimiz yoğun, her sabah başka bir dünyaya uyanıyoruz neredeyse ve her seferinde aile anayasası gibi atmamız gereken temel adımları atlıyoruz. Bir ülke düşünün nüfusu sürekli artan, sürekli büyüyen ama vakit ayıramadığı için anayasasını yazmayan, medeni hukuku, ticari hukuku olmayan. Bu ülke günümüz dünyasında varlığını ne kadar sürdürebilir sizce?

Özgür Baykut

99:1 Berabere

Joseph E. Stiglitz’ın ‘The Price of Inequality’ kitabını bitirir bitirmez görüşlerimi yazıya dökmek istedim. Pareto kuralını bilirsiniz: 80:20, kısaca girdilerin %20’si çıktıların %80’ini verir diye özetleyebiliriz sanırım. Stiglitz’in vurgusu ise ABD gibi fırsatlar ülkesi olduğu söylemi ile varlığını sürdüren bir ülkede nüfusun %1’inin ülkenin gelirinin yüzde olarak çoğunluğunu elde etmesi. Örneğin 2009 yılına kıyasla nüfusun %1’i 2010 yılında oluşan gelirin %93’ünü elde etmiş. 2007 yılında krizin hemen öncesinde nüfusun %0.1’i nüfusun %90’ını oluşturan alt gelir grubunun tam 220 katı daha fazla gelire sahip, varlık kıyaslamasında ise %1 üçte birin üzerinde bir paya sahip.

Hal böyle olunca, eğitimden sağlığa tüm olanaklar %1’in yararına çalışıyor. Orta sınıf kaybolmak üzere ve bir de mortgage krizi eklenince orta ve alt gelir grubu hayat boyu yaptıkları birikimlerin tamamını kaybedip; işsizlik, umutsuzluk, eğitimsizlik ve aklınıza gelebilecek tüm olumsuz koşullarla karşı karşıya. Üzerine bir de evlerinden hayatlarından olan insanları hayata döndürmek yerine krize neden olan dev kuruluşları kurtarmak için yapılan yardımların yükü eklenince ABD’nin sarsılmaz görünen yapısı su almaya başlıyor. Ve Kral’ın aslında anadan üryan dolaştığı anlaşılıyor.

Eşitsizliğin derinliğini biraz daha net anlayabilmek için kitapta yer alan birkaç istatistiğe daha göz atalım. 2007 yılında %1’lik nüfusun vergi sonrası yıllık ortalama geliri 1.3mioUSD alttaki %20’nin ise 17.800USD. Sonuç olarak Amerikalıların azımsanamayacak bir kısmı ayda en az bir gün aç yatıyor. Yiyeceğe ulaşamadıkları için değil alamadıkları için. Hal böyle olunca Amerikan Rüyası nüfusun büyük çoğunluğu için kabusa dönmüş durumda. Sürekli borç içerisinde yaşayan Amerikalıların alt gelir seviyesinde olanları aylık gelirlerinin %110’unu harcıyorlar diğer bir değişle sürekli borçlanıyorlar. İşin ilginç yanı üst gelir seviyesindeki kişiler birikim yaptıkları için harcama oranları yüzdesel olarak alt gelir grubunun çok altında. Diğer bir değişle ekonomilerin sürdürülebilir olması için gereken talebi yaratanlar ayda bir aç yatanlar. Globalleşme, Çin ve alternatif pazarlarda üretimi beraberinde getirince işsizlik dramatik olarak artmakta, vergi cennetlerinin de etkisiyle üst grup alt gruba oranla yüzdesel daha az vergi ödeyerek varlığını sürekli arttırmakta.

Bu durum sizce ne kadar sürdürülebilir. Arap Baharı ve benzeri hareketlerin altında yatan temel koşullardan birisi halkın büyük çoğunluğunun açlık sınırına itilip üst gelir grubunun kendilerine sağlanan avantajlardan faydalanarak gelirlerini sürekli arttırmaları olabilir mi? Eğer bu durum etkenlerden biri ise Amerika ve benzeri eşitsizliğin sürekli tırmandığı ülkelerde baharın gelmesine sizce ne kadar zaman kaldı?

Tam da bu noktada Ali Koç’un G20 toplantısı öncesi yaptığı “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir” açıklamasını hatırlarsınız. Sorun halı altına süpürülebilir olmanın çok ötesinde. Halı artık rakım alıp coğrafi haritalarda yerini alabilecek yüksekliğe erişti ve bu durum sürdürülebilir olmaktan çıktı. Ancak, elde edilen karlar, rant ve fırsat eşitsizliğiyle sağlanan gelirler tatlı. Dev şirketlere sağlanan ucuz kredilerin karşılığında kredi verenlerin elde etmek istedikleri karları, KOBİ’ler ve bireyler yüksek kredi faizlerine katlanarak sağlıyorlar. Oysa ki gelirin orta ve alta yayılmasına en fazla katkıyı sağlayabilecek organizasyonlar KOBİ’ler. Burada kabul edilmiş KOBİ tanımının dışına çıkıyorum, ekonomiye katkı sağlayan ölçek bağımsız tüm gerçek ve tüzel kişiler KOBİ’den kastım.

Vergiden kredilere, devlet ihalelerinden globalleşmeye her yönüyle bir batak karşı karşıya olduğumuz. Adına dünya dediğimiz dev bir kazanın içinde yavaş yavaş ölüme giden kurbağalarız kaynamaya başlayan sudan habersiz. Vergi, kredi, ihale ve benzeri avantajların en üstte gücü elinde bulunduran %1’in değil alt ve orta tabakada yer alanların avantajına işlediği bir sisteme ihtiyaç var. Unutulmamalı ki orta ve alt gelir seviyesinin refahı arttıkça talep artacak ve sadece bu kesimler değil en üstteki %1’lik kesimde bu katma değerden faydalanacak. Toplumun her kesiminin iyi eğitime, etkin sağlık hizmetlerine ve hayatını sürdürebileceği bir gelir seviyesine ulaşmaya başlaması Amerikan Rüyası denilen mitin gerçek anlamda yaşanmaya başlamasının önünü açacaktır. Kitabın sonuç kısmında Amerika özelinde yapılması gerekenlere dair önderiler de sıralanmış. Bankacılık sisteminden vergi sistemine kadar öneriler yar alıyor. Yapılması zor mu? Oldukça. Yapılabilir mi? Kesinlikle.

İhracatı destekleyecek, vergi dağılımını KOBİ seviyesinde yaşama şansını arttıracak ve istihdamı destekleyecek şekilde düzenleyen, devletin kamu yatırımlarını arttıracak ve dolayısıyla talebi ve işgücüne ihtiyacı arttıracak düzenlemelerle başlanabilir. Kısa vadeli güç oyunları yerine orta uzun vadeli toptan refahı göz önüne alan politikalara ihtiyaç var. Ne zaman? Dün. Geç kalındı mı? Bugün adım atılmazsa her gün.

Herkes için okuma önerisi: Joseph E. Stiglitz, The Price Of Inequality How Today’s Divided Society Endangers Our Future

Özgür Baykut

99 Oktan İletişim

Trenler çıktı sahneye önce buharlılardı lokomotifte kürekçiler yol boyu kömür basıyorlardı doymak bilmez kazanına. O yol aldıkça demir ağlar yayıldı dünyaya. Otomobiller coştu sonra kaç oktanla başladık bilmiyorum, ama bol kokulu konsantre çamaşır deterjanları gibi bol oktanlı katkılı yeşil benzinler çıktı pazara.

İlişkiler tüm bunlardan onlarca yıl önce girdi Dünya’nın dağarcığına. Bir elma. Bir ısırık. İşte tüm bu karmakarışık ilişkiler manzumesinin sorumlusu. Sadece tek bir elmanın bütün yönetim kitaplarından kişisel, örgütsel vs. vs. gelişim kitaplarına konu olan ilişkilerin sorumlusu olması yüzde bir gülümseme sebebi en azı.

İletişim ilişkinin yakıtı. Keşke bir pompada iletişim için olsaydı. Baktık ilişki karmaşıklaşıyor yanaşıp en kalitelisinden iletişimle doldursaydık depomuzu. Elde laktozsuz yağsız sütle renklenmiş kahveleriyle iletişim pompası önünde uzayıp giden insan kuyrukları. Onlarca selfie. #iletişimkuyruğu eklentili paylaşımlar.

Hastalanınca stres, itişince iletişimsizlik. Kesin ve doğru teşhisler. Yaşayan şirket sunumlarında kurumsallaşma çalıştaylarında en sık kullandığımız kelime iletişim. Düşünsenize iki kişilik bir çatı altında bile onlarca kere ifade etmeye çalıştığımızla algılanan farklı olunca çıkan tartışmaları. Bunu 10’la 100’le 1.000’le çarpın ve ortalama bir şirketin günlük devinimi içinde yaşanan çatışmaları hesap edin. Hal böyle olunca iletişim doğru olursa şirketlerin performansı da katlanarak artıyor. Özellikle içinde yer aldığımız coğrafyada düşüncelerimizi direk olarak ifade etmek yerine etrafında dolanma daha kısa değimiyle ima etme yolunu seçiyoruz. Ya tam paylaşmıyoruz. Ya elçi kullanıyoruz. Durum böyle olunca iletişemediğimiz karşı taraf kendi yargılarına göre bir çıkarımda bulunuyor ve çoğu zaman bizim iletmek istediğimiz ile çıktı arasında dağlar kadar fark oluyor. Ve sonuç: ilişki iyice karışıyor.

Patronlar yöneticiler çalışanlarını suçluyor çıkan sonuçlar yüzünden. Çalışanlarsa ne istedilerse yaptık yaranamadık söyleminde takılı kalıyor. Yönetimde alınan kararların vahiy yoluyla çalışanlara ulaşması bekleniyor. Ancak, çalışanların böyle bir ruhani kimliği olmadığı için ulaşan bir şey olmuyor.

Çözüm aslında hiç zor değil. Spor yapmak, öğün atlamamak, düzenli uyumak, güneşle haşir neşir olmak kadar basit. İletmek istediklerinizi açık seçik söylemek çözüm. Açık seçikten kasıt karşınızdakinin iletişim tarzına uyum sağlayarak açık seçik söylemek. Kimine çok detay anlatmak lazım kimisine kısa ve özet. Aile şirketlerini ele alalım. Ailenin şirket yönetiminde olmayan üyeleri sürekli merak içerisinde ne olup bittiğine dair. Elde büyüteç sürekli kanıt iz peşindeler. Aileden şirket yönetiminde olanlarsa operasyona boğulmuş halde bırakın aile üyelerine bir şeyler anlatmayı yıllardır doğru dürüst tatil yapmamışlar.

Piramit hep ters memlekette. En üstte olan yöneticilerin vizyon ve strateji belirleyip geleceğe bakmaları gerekirken kendilerini A4 kağıt giderini azaltmaya uğraşırken buluyorlar. Bir süre sonra ölçek kayboluyor milyonlarca dolarlık yatırımla üç paket tuvalet kağıdı aynı önem derecesine iniyor. Hatta milyonlarca dolarlık yatırımla ilgilenecek ne zaman ne güç kalıyor bir süre sonra. Bir deniz feneri düşünün baş aşağı duruyor. Denizi gökleri ufku aydınlatması gerekirken ayak ucuna zar zor ışık tutuyor. Böyle olunca uzun soluklu stratejilerin yerini anlık taktikler gündelik işler alıyor. Oysa hedefler, amaç açık olarak paylaşılıp çalışanların katılımı sağlansa. Yetki dağıtılsa ve fener tekrar başı dik şekilde ufku aydınlatsa daha güzel olmaz mı?

Çözüm: iletişim.

Konuşun, paylaşın, sorgulayın tekrar konuşun.

Özgür Baykut