Yazılar

Dört Anlaşma’ya hazır mısınız?

Don Miguel Ruiz’i duymayan kalmadı. Meşhur spiritüel yazar, Dört Antlaşma isimli kitabıyla dünyanın en çok okunanları arasında yerini aldı bile. 2015 yılında Böcek Yapımın üstlendiği “8 Saniye” isimli filmin kahramanı Esra İnal’ın da rüyalarında gördüğü adam…

… Ötesi Yayınları’ndan çıktı Dört Anlaşma… Mutlaka okunmalı! Kişisel Gelişim açısından önemli bilgiler içeriyor. Sizin için kısaca Dört Anlaşma’yı derledik:

  1. Sözcüklerini özenle seç:

Sözlerimiz kaderimizdir. Bu iddialı bir cümle midir? Hayatımızın akışına şöyle uzaktan bakmayı becerebilirsek, hayır değildir. Sözlerimiz en güzel rüyamızı da yaratabilir, en kötü kâbusumuzu da… Dedikodu yok, yargılamak yok, kendimizi durmadan eleştirmek, acıların insanı gibi konuşup derdimize yanmak yok!

  1. Hiçbir şeyi kişisel algılama:

Tabii bencillik üzerine kurduğumuz dünyamızda her şey bizim etrafımızda dönerken, her şeyin bizimle alakalı olduğunu zannederken bu biraz zor. Ve fakat bize söylenen, hakkımızda söylenen her şeyi üzerimize alır, yapıştırırsak duygusal çöplüğe döneriz. Kendi zihnimizdeki kendimizle ilgili susmak bilmeyen düşünceleri bile ciddiye almamalıyız. Hiçbir şey uğruna yeterince acı çekmedik mi Başkalarının davranışlarından ya da laflarından biz sorumlu değiliz.

  1. Varsayımda bulunma:

Ömrümüz varsayımda bulunmakla geçiyor. Diyelim seni aramadı çünkü… dolduruyorsun boşlukları. Beklediğini yapmadı çünkü… yazıyorsun bilip bilmeden sebepleri. Hep bir varsayım. Yaşamadan, gerçeğini bilmeden, öğrenmeden, sormadan, görmeden kafamızda varsayımlar yaratıyor, bunlara da inanıyoruz. Bu kadar yanlış anlama, küslük, kavga nereden çıkıyor sanıyorsunuz çünkü varsayım eşittir problem. Herkesin hayatı bizim gibi algılamadığını bir kavrayabilsek.

  1. Daima yapabildiğinin en iyisini yap!

Bu da son anlaşma. İnsan her an, her gün yapabileceğinin en iyisini yapamaz elbet. İnişlerimiz, çıkışlarımız, sebeplerimiz var. Ve fakat her an her gün o an için yapabileceğimizin en iyisini yapmalıyız. Bedenimiz için, işimizde, insan ilişkilerimizde, kendimizle ilişkimizde, pişirdiğimiz yemekte bile yapabileceğimizin en iyisini yapmak yaşamı dolu dolu, dört nala yaşamaktır. Bu dünyaya mutlu olmak için geldik değil mi?

Son kitabı Ateş Çemberi, bir çeşit dua kitabı niteliğinde… Özellikle Don Miguel Ruiz hayranları çok sevecekler… İçinde kişisel gelişiminizi olumlu anlamda etkileyecek metinler bulunuyor.

Derleyen: Kaan Demirdöven

İnsan Kendini Nasıl Geliştirir?

Bir şeyi başarmak istiyorsak, bir yerden başlamak zorundayız. Bu hangi konu olursa olsun değişmez. Neyi başarmak istiyorsak, yapılması zaruri olan şeyler vardır. Diyelim, kendinizi geliştirmek istiyorsunuz. Bunun için neler yapmanız gerekiyor? Kimlerle görüşme yapmanız icab ediyor?
Ve sonra? Nereden başlamalı? Geliştiğinizi nasıl anlayabilirsiniz?

Şimdi sırayla gidelim.

1. Eksiklerinizle Başlayın!

Zayıf ve gelişmemiş taraflarınızı belirleyin. Bunu yaparken acımasız olun. Çevrenizden destek alın. Dürüstlüklerinden emin olduğunuz insanlara sorun, onlar sizi yanıltmayacaklardır.
Eksiklerinizi tespit ettikten sonra, onları listeleyin ve alt kümelere toplayın. Örneğin listede iki tane eksik yönünüz, aslında tek bir eksiğin iki farklı yansıması olabilir. Örneğin tarih bilginiz zayıftır, kitap okuma alışkanlığınız zayıftır. Bu ikisini tek kümede toplayabilir, tarih kitapları okuyarak iki eksik yönününüzü de giderebilirsiniz.

2. Yeni Alışkanlıklar Kazanın!

Alışkanlıklar insanın başarıya giden yoldaki en önemli dostlarıdırlar. Bu alışkanlıklar ne kadar iyi ve güçlü olursa siz de o kadar güçlü olursunuz. Bu yüzden alışkanlıklarınızı belirlerken titiz davranmalısınız.

Kitap okumak bir alışkanlıktır. Spor yapmak, günlük tutmak, blog yazarlığı yapmak, sabah yürüyüşlerine çıkmak gibi birçok faaliyet alışkanlık durumundadır. Bunlar sağlığınız ve gelişiminiz açısından oldukça faydalı alışkanlıklardır.

Diğer taraftan sürekli televizyon izlemek, bilgisayar başında uzun süre eğlence odaklı vakit geçirmek, geç yatıp erken kalkmak, geç yatıp geç kalkmak gibi durumlar da alışkanlıktır. Ancak bunlar sağlığınız ve gelişiminiz açısından faydalı alışkanlıklar değildirler.
Kısacası gelişiminiz açısından size destek olacak alışkanlıklara sahip olmalı ve sürekli olarak aralarına yeni alışkanlıklar dahil etmelisiniz. Bununla birlikte faydalı olmayan ve insanın hayatındaki en kıymetli unsurlardan birisi olan zamanı çalan alışkanlıklardan uzak durmalısınız.

3. Yeteneklerinizi Geliştirin!

Bireysel olarak bir insan çok farklı yeteneklere sahip olabilir ama burada önemli olan sahip olunan yeteneklerin işlevsellik durumudur. Her konuda bilgi sahibi olduğunuz zaman çok daha iyi bir insan olacağınızı düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bu çok sağlıklı bir düşünce değildir.

Yetenek çantanızda 20-30 tane kabiliyet olabilir ama aralarından bir tanesini bile en iyi şekilde gerçekleştirecek kadar becerikli değilseniz gelişim açısından bir anlamı olmayacaktır. Nicelik değil nitelik önemlidir düşüncesi aslında bu tür durumlar için dile getirilmektedir.

Sahip olduğunuz kabiliyetlerin sayısı 3 bile olsa siz bu konularda oldukça becerikliyseniz kendinizi çok daha iyi bir biçimde ileriye taşıyabilirsiniz. Çünkü ancak bu tür bir durumda diğerlerinden farklı olabilirsiniz.

4. Bilenlere Danışın!

Size ilham veren ve destek olmaktan çekinmeyen insanların bilgilerine başvurmaya çalışın. Özellikle bilen insanlar, size ilham olacaktır. Onları izleyin, dinleyin, sorular sorun… Örneğin bir yazarla tanıştınız, onun nasıl yazdığı ile değil, nasıl yaşadığı ile ilgilenin. Yaşamına dair edineceğiz bir iki ilham, kişisel gelişiminize hayli fazla olumlu etkisi olacaktır.

5. Kendinizi Test Edin!

Sosyal ortamlarda kendinizi test etmekten çekinmeyin. Geliştirdiğiniz şeyi sergilemekten korkmayın. Yanlış ya da eksik yapmanız ve bunun karşılığında alacağınız tepkiler size sunulmuş en doğal lütuftur. Bu nimetlerden yararlanın. Dersler ve sonuçlar çıkarın ve pes etmeden kendinizi geliştirmeye devam edin.

Kaan Demirdöven

“Yapçak Bi’şey Yok – Kim Demiş!” Tüm Kitapçılarda

alpkitapBu kitabı neden yazdım?
Çok ilginç bir varlık olduğunu düşündüğüm insanla ilgili elimde çok örnek birikti, bir kısmını paylaşayım dedim. Komik örneklerden seçtim, ancak çoğunda mizaha yedirilmiş bir ya da birkaç mesaj var, baştan söyleyeyim.

Son zamanlarda moda olan, olmuş ve sonrasında olacak olanla ilgili sorumluluğu reddetme konseptli “Yapçak bi’şey yok.” Kalıbına sinir oluyorum, çünkü o an yapılacak bir şey olmaması gerçeğinin sonrasında hiçbir şey yapılmadan konunun kapatılmasını gerektirdiğini düşünmüyorum.

Öte yandan, hayatımda büyük etkisi olan bir hocamın “İnsan olmak mazeret değil marifettir.” sözünden yola çıkarak herhangi bir konuyu kestirip atmak yerine beyni devrede tutarak başka alternatifler, başka çıkış yolları, başka bakış açıları bularak, yapacak başka bi’şeyler arayarak yola devam edilmesi gerektiğine inanıyorum. “Yapçak bi’şey yok.” kalıbı bana uğraşmadan pes etmek gibi geliyor ki insanın pes edenden fazlası olduğunu biliyorum.
Kitabımı okumaya niyetlendiğiniz için teşekkür ederim.

Alp Beyce

DR & Kitapyurdu & İdefix

 

Kader Kurbanı Değil En Çok Kendimizin Kurbanıyız

Mutluluk için ÖZünü GÜRleştirmek

Çoğu zaman farkında olmadığımız birden çok hapishanede yaşıyoruz, bunlar öyle hapishaneler ki çitleri kendi düşüncelerimiz tarafından örülmüş. Kendi düşüncelerimizin mahkumu oluyoruz.

Bir de ayağımıza geçmişin prangası vurulmuşsa hareket edemez hale geliyoruz. Geçmişimizin bugünü ele geçirmesine izin verdiğimizde adeta hapishane içinde yeni bir hapishane daha yaratmış oluyoruz.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bazen de sahip olduklarımız bize sahip olmayabizi yönetmeye başlıyorlar. Bu da başka bir esaret yaratıyor. Tüm bu esaretlerin ortak noktası hepsinin merkezinde kendimizin olması.

Kader kurbanı değiliz, en çok kendimizin kurbanıyız çoğu zaman.

Tüm yolculukların ilk adımı “Uyanış”. Bu uyanış özgürlüğe doğru atılan ilk adım.

Hepimizin ortak bir özlemi var, “Mutlu Olmak”, “Yaşamımızdan sevinç duymak” Bizi neyin mutlu edeceğine dair beklentilerimiz bizi farklılaştırsa da bu arzumuz ortak. Bir çok hedefimizin nihayetinde bu arzumuz var. Örneğin çok başarılı bir satışçı olmak istiyorum, evet böyle olunca ne olacak? daha çok para kazanacağım, böyle olunca ne olacak, sahip olmadığım şeylere sahip olabileceğim, ya da yönetici pozisyonuna terfi edeceğim.. vb bu zinciri “ee şimdi ne olacak..” diye sonuna kadar götürdüğümüzde mutluluğu ve sevinci buluruz.

Bunca teknolojik gelişme, yaşamın görece kolaylaşması ve ürünlerin tüm dünyaya bu kadar yaygınlaşmasına rağmen, tüm dünyada (Türkiye dahil) depresyon, kaygı bozukluğu vb. rahatsızlıkların hızla artmaya devam etmesi (orta ve yüksek gelir seviyesine sahip “başarılı” insanlarda dahi) düşündürücü.

Bu konuda dünya ölçeğinde yapılan bir çok araştırmanın ortak bulgularına dayanarak çağımızın en önemli ve gizli yaygın hastalığının “anomi” olduğunu söylüyor dünya psikologları. Anomi, kısaca Anlamsızlık hastalığı denebilir.

Uğruna yaşanacak bir “anlam”…

Ülkemizdeki önemli düşünürlerden ve Anadolu bilgeliğinin farkındalığıyla insana dair yoğun araştırmalarını kitlelere ulaştırabilmiş üstatlardan psikoterapist Prof.Dr.Kemal Sayar’ın bir TV söyleşisinde bizleri uykudan uyandırmak için çaldığı şu gongun sesine kulak verelim:

“ Varlığımın bu yaşamdaki anlamı ne? benim varlığım bu dünyada neyi değiştiriyor. kaç kişinin hayatına ışık veriyor? varlığımla kaç kişinin hayatını güzelleştirebiliyorum…”

“Hayatın Anlamı”nı bulma derdine düşmek istemeyip bunun felsefecilerin işi olduğunu düşünebilirsiniz. Ama en azından kendi yaşamımızın “anlamını” bulmamız en azından aramamız ve bu anlamın tüm yaşam yolculuğumuza rehberlik etmesine izin vermeliyiz.

İş dünyası uzun yıllar değerlerden uzak pragmatik ilkelere sarıldılar. Buradan süzülmüş pratik tavsiyelerin sıralandığı iş kitapları dilimize çevrildi ve işimizi daha iyi yapmayı oralardan öğrenmeye çalıştık. Bilginin şirketlerin tekelinde olduğu eski yıllarda kısmen işe yarıyordu bu mucize vaat eden teknikler. Sonra bilgi herkese açıldı ve bu teknikler işe yaramaz hale geldiler.

Bu gelişmelerden sonra iş dünyası “Değerler”i yeniden keşfetmeye başladı. Belki bazıları bunu toplumsal faydayı gözetmeksizin sadece gelirlerini attırmak için içeriklerini boşaltıp manipüle etmeye çalıştılar. Söylemlerinde ” yüksek insani değerleri” eksik etmeyenler hem müşterilerine hem de çalışanlarına karşı bu değerlerden uzak uygulamalar sergilediler.

İyilik, dürüstlük, yardımseverlik vb. gibi bizi insan yapan değerlerden uzak,anlamsızlık hastalığının pençesinde savrulan bir insanın başarılı olamayacağını, mutluluk için özüne dönemeyeceğini düşünüyorum.

Bu nedenle yola kendimizden başlamalıyız. İster hayatın anlamının peşinde olalım, ister iş hayatında başarının peşinde , isterse sadece yaşamında huzur ve mutluluk arayan isteyen biri. Kendimizi bilme yolculuğuna çıkmak için önce uyanmak gerekiyor.

Mevcut durumumuzdan memnunsak ya hapishanelerimizin içinde “öğrenilmiş çaresizlik sendromu” yaşıyoruz ve uyanmak, yolculuk vb. istemiyoruz ya da ne mutlu sizlere ki, yolculuğu çoktan tamamlamışsınız, hepimizin aradığı mutluluğa zaten kavuşmuşsunuz. Başkalarına karşı ne söylersek ne iddia edersek edelim kendi içimizde hangi durumda olduğumuzu nasıl anlayacağız, nereden bileceğiz? kendimizi de kandıramayız ya..

Bir bilge şöyle demişti bir zamanlar “akşam yatağa yattığında kendini dinlediğinde bak içine, sevinç duyuyorsan kendi varlığından, olmuştur, ölçü budur..” Bu bir iddia işi değildir, söz ile değil hal ile anlaşılır.

Uykudan uyanıp bu yolculuğa çıkmak isteyenler için çok şanslı bir coğrafyada yaşadığımızı belirtmek isterim. Batı kültürü “anomi” (anlamsızlık) hastalığına çare aramak için özellikle uzak doğu kültürünü didik didik ettiler ama temel felsefesinden uzaklaşıp yaşantılamadan hap haline getirilmiş pratik mucizevi bilgi” tutumlarıyla işin kısa sürede suyu çıktı. Kendi kadim geleneğinin köklerinden koparılmış, sürecinin bütünselliği görmezden gelinip, içselleştirilip yaşantılanmadan“mutluluk ve anlam hapı” niyetine tüketim nesnesine dönüşen bu geçici yolculuklar, ruhların derinliklerindeki “sıkıntı” ya çare olmamıştır.

Çare bir yana uyanmayı beklerken, içinde bulunduğumuz “uykuyu” daha da derinleştirmiştir.

Bizler şanslıyız ki Anadolu toprakları, insanın gelişimine, kendini bilme yolculuğuna dair yol gösterecek onlarca bilge insanla dolu. Yunuslar, Mevlanalar, Niyaziler, Emreler.. saymakla bitmeyecek bir zenginlik.

Bu zenginlikten, Anadolu Bilgeliğinden bir sözle yazımızı tamamlayalım:

“hep arar idim bulamadım, arayışım bana bulgu oldu”

Sevgiyle kalın

Ercan Kalit

Gerçek İhtiyaç

Kişisel gelişim eğitimlerinde ya da seanslarında ya da kitaplarında rastladığım çözümlemeler var: En başta bu çözümlemelerin çok sinir bozucu olduğunu, beni ihtiyaç duyduklarımdan uzaklaştırdıklarını düşünmüştüm ancak sonradan aslında işimi kolaylaştırdıklarını ve gerçekten ihtiyacım olanı gösterdiklerini fark ettim.

Mesela size neye ihtiyaç duyduğunuz sorulduğunda “çok zengin olmaya” cevabını verirseniz size çok zengin olmanın ne ifade ettiği, çok zenginlikten ne anladığınız sorulur. Benim en sinir olduğum sekans da bu andan itibaren başlardı, ben son derece naif olarak çok param olmasına çabalıyorum, kişisel gelişimci beni sahip olmaya çalıştığım paradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Örnek bir diyalog şöyle gelişirdi:

– Neye ihtiyacınız var?

– Çok zengin olmaya

– Çok zengin olmak ne demek?

– İyi bir arabaya binmek demek

– O halde aslında asıl ihtiyacınız iyi bir arabaya binmekmiş doğru mu anlıyorum?

– (içimden) Of evet doğru anlıyorsunuz ama keşke öbür türlü anlamaya devam etseydiniz (dışımdan) Yaa evet öyle çıktı değil mi?

Buna benzer durumlarla sık sık karşılaşmaya başlama paternine girdiğimi fark ettiğimde gerçek ihtiyacımı anlayabileceğim bir kısa yol aramaya başladım.

Kendi referanslarımla iyi arabaya binmek, iyi bir evde oturmak, iyi şartlarda yaşamak, iyi bir insanla birlikte yaşamaktan ne anladığıma ve nasıl bir çıktı aradığımı düşünmeye başladım ve Allah sizi inandırsın, buldum.

Asıl ihtiyacımın temelini oluşturan çıktı, mutlu olmakmış meğer.

Kendimi kendi referanslarımla iyi arabaya binerken, iyi bir evde otururken, iyi şartlarda yaşarken, iyi bir insanla birlikte yaşarken imgelediğimde hep kendimi gülümserken, keyif alırken, mutluyken gördüm.

O halde hedefi mutlu olmak olarak revize ettiğimde “nasıl”ların ortadan kalktığını, yöntemlerden özgürleştiğimi fark ettim.

İşin en güzel yanı da, hedefi mutlu olmak üzere revize ettiğimde önceden bir mutluluk sebebi olarak dikkate almadığım bir sürü küçük şeyin de gizli gizli beni mutlu etmeye başlaması oldu.

Rengarenk açan bir çiçek, kahkaha atan bir bebek, güneşli bir sabaha uyanmak, uyandığının farkında olmak, aileyle kahvaltı etmek gibi önceden sıradan sayılan –ve dolayısıyla üzerinde durulmayan- bir sürü gündelik olayın içlerinde mutluluk barındırdığını fark eder oldum. Tüm buna benzer ufak tefek olayların içlerinde şükür barındırdığını da fark eder oldum ama bu ayrı bir yazının konusu.

Hayat dikkatle ve doğru açıyla baktığımızda mutlu olmamız için çalışıp didiniyormuş meğer, sağ olsun, var olsun.

Alp Beyce

İçimizdeki Yetişkinle Barışmak

Birçok ‘kendine yardım’ kitabında, birçok popüler psikoloji kitabında, birçok dergi ve gazete makalesinde tavsiye edilen klişe bir şey vardır; içinizdeki çocukla barışın, içinizdeki çocuğu susturmayın, bırakın oynasın gibi.

Ben bu konuya bir de içimizdeki yetişkin tarafından bakmak istiyorum. İçimizdeki çocuğa bir itirazım yok, o olduğu yerde takılsın, keyfine baksın, zaman zaman ön plana çıksın. Ancak içimizdeki yetişkinden bahseden yok ve bu çok çok önemli bir konu. Hatta bu birçok derdimizin de çözümü aslında.

İçimizde bastırdığımız bir yetişkin var. Yetişkin olmak, sorunlara çözüm odaklı yaklaşmak demek. Mızıklamak, başkalarını suçlamak yerine derdimize çare bulmaya çalışmak. Biz bu yetişkini susturmaya ve yok saymaya çalışıyoruz. Elbette durupdururken değil, bunun birçok nedeni var. Bu nedenler hem toplumsal hem de kişisel.

Ben kişisel nedenlerden başlayıp sonra toplumsal nedenlere geçmeyi planladım. Zaten ikisi de birbirinden ilginç ve hüzünlü bence.

İçimizdeki yetişkini yok sayma nedenlerimizden belki de en önemli olanı sorumluluğu reddetmektir. İçimizdeki yetişkini yok saydığımız zaman bizim adımıza karar verecek bulabildiğimiz ilk kişiye ya da makama dört elle sarılırız. Demokrasilerin yerleşmediği ülkelerde bu çok sık görünen bir şeydir (bu konuya toplumsal nedenler kısmında geri döneceğim). Kişi; bir toprak ağası, bir parti başkanı, bir hükümet karşısında sorumluluktan kurtulmuş olmanın (olduğunu sanmanın) keyfini çıkarmaya çalışır. Bizim adımıza başkalarının karar verdiğini zannederek karar verme sorumluluğumuzu bir yana koyar ve karar verme acısından uzaklaşmanın tadını çıkarırız.

Bazı insanlar birlikte olmak istedikleri kişi hakkında yakın arkadaşlarıyla konuşur ve onların fikrini sorarlar. Bu insanlar içinden bazıları da bu fikirlere kendi fikirlerinden daha çok önem verirler. İşte o insanlar içlerindeki yetişkini konuşturmamaya çalışan insanlardır. Arkadaşlarının fikrine göre hareket ederek kendileri karar vermiyor oldukları hissini yaşarlar. Oysa arkadaşlarının fikrine uymak da bir karardır. Ama filanca kişi önerdiği için ben böyle yaptım dediğimizde sanki kararı biz vermemiş gibi hissederiz.

Sadece bu karar, karar süreci, karar vermekten kaçmak konuları bile yetişkinlik konusunda öylesine önemlidir ki bunlardan söz edince konuyu büyük ölçüde kapsamış oluyoruz. Bu bağlamda yetişkinliği kişinin hayattaki kararlarının sorumluluğunu kabullenmesi olarak da tarif edebiliriz. Çünkü karar vermiyor olmak gibi bir seçenek gerçekte zaten yok.

Toplumsal olarak da şunu söylemeyiz; aslen ne devlet, ne toplum ne de herhangi bir otorite yetişkin insan sevmez. Bireysellik aynı zamanda düzensizliğe de yol açar. Kendi kararlarını alan, bilinçli olarak ne istediğini bilen; istekleriyle barışık olan ve bunları bireysel seviyede hayata geçirmek isteyen kişi toplum ve belli başlı birçok otorite açısından sorun olarak görünür. Bu sorun olarak görünmekle kalmaz, aynı zamanda içinde yaşadığımız ekonomik sistem bireyleri kendi ihtiyaçlarının dışında karar almak üzere elindeki bütün araçlarla zorlamaya çalışır. Reklamlar da bu zorlamanın örneklerinden biridir. Askeri darbeler de bu zorlamanın örneklerinden biridir. Hükümetlerin baskıcı davranışları da bu zorlamanın örneklerinden biridir.

Reklamları ele alalım. Neden reklamlarda ürünler hakkında bilgi verilmez? Neden ürünün tanıtılması ön planda olmaz da onun yerine o ürünü kimlerin kullandığı anlatılmaya çalışılır? Nasıl insanlar o ürünü kullanıyorlar? Siz, nasıl bir insan olmalısınız? Kararlarınız neler olmalı? Reklamlar bile size ürün tanıtmak yerine hayattaki kararlarınızın neler olması gerektiğini anlatmaya ve aşılamaya çalışırlar.
Bu toplumsal zorlamalar da kişinin içindeki yetişkinle barışmasını engeller.

Şimdi bir de içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayalım. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

– Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben bireysel eğitim ve danışmanlıklarımı insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gaza getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

Osman Börütecene