Kader Kurbanı Değil En Çok Kendimizin Kurbanıyız

Mutluluk için ÖZünü GÜRleştirmek

Çoğu zaman farkında olmadığımız birden çok hapishanede yaşıyoruz, bunlar öyle hapishaneler ki çitleri kendi düşüncelerimiz tarafından örülmüş. Kendi düşüncelerimizin mahkumu oluyoruz.

Bir de ayağımıza geçmişin prangası vurulmuşsa hareket edemez hale geliyoruz. Geçmişimizin bugünü ele geçirmesine izin verdiğimizde adeta hapishane içinde yeni bir hapishane daha yaratmış oluyoruz.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bazen de sahip olduklarımız bize sahip olmayabizi yönetmeye başlıyorlar. Bu da başka bir esaret yaratıyor. Tüm bu esaretlerin ortak noktası hepsinin merkezinde kendimizin olması.

Kader kurbanı değiliz, en çok kendimizin kurbanıyız çoğu zaman.

Tüm yolculukların ilk adımı “Uyanış”. Bu uyanış özgürlüğe doğru atılan ilk adım.

Hepimizin ortak bir özlemi var, “Mutlu Olmak”, “Yaşamımızdan sevinç duymak” Bizi neyin mutlu edeceğine dair beklentilerimiz bizi farklılaştırsa da bu arzumuz ortak. Bir çok hedefimizin nihayetinde bu arzumuz var. Örneğin çok başarılı bir satışçı olmak istiyorum, evet böyle olunca ne olacak? daha çok para kazanacağım, böyle olunca ne olacak, sahip olmadığım şeylere sahip olabileceğim, ya da yönetici pozisyonuna terfi edeceğim.. vb bu zinciri “ee şimdi ne olacak..” diye sonuna kadar götürdüğümüzde mutluluğu ve sevinci buluruz.

Bunca teknolojik gelişme, yaşamın görece kolaylaşması ve ürünlerin tüm dünyaya bu kadar yaygınlaşmasına rağmen, tüm dünyada (Türkiye dahil) depresyon, kaygı bozukluğu vb. rahatsızlıkların hızla artmaya devam etmesi (orta ve yüksek gelir seviyesine sahip “başarılı” insanlarda dahi) düşündürücü.

Bu konuda dünya ölçeğinde yapılan bir çok araştırmanın ortak bulgularına dayanarak çağımızın en önemli ve gizli yaygın hastalığının “anomi” olduğunu söylüyor dünya psikologları. Anomi, kısaca Anlamsızlık hastalığı denebilir.

Uğruna yaşanacak bir “anlam”…

Ülkemizdeki önemli düşünürlerden ve Anadolu bilgeliğinin farkındalığıyla insana dair yoğun araştırmalarını kitlelere ulaştırabilmiş üstatlardan psikoterapist Prof.Dr.Kemal Sayar’ın bir TV söyleşisinde bizleri uykudan uyandırmak için çaldığı şu gongun sesine kulak verelim:

“ Varlığımın bu yaşamdaki anlamı ne? benim varlığım bu dünyada neyi değiştiriyor. kaç kişinin hayatına ışık veriyor? varlığımla kaç kişinin hayatını güzelleştirebiliyorum…”

“Hayatın Anlamı”nı bulma derdine düşmek istemeyip bunun felsefecilerin işi olduğunu düşünebilirsiniz. Ama en azından kendi yaşamımızın “anlamını” bulmamız en azından aramamız ve bu anlamın tüm yaşam yolculuğumuza rehberlik etmesine izin vermeliyiz.

İş dünyası uzun yıllar değerlerden uzak pragmatik ilkelere sarıldılar. Buradan süzülmüş pratik tavsiyelerin sıralandığı iş kitapları dilimize çevrildi ve işimizi daha iyi yapmayı oralardan öğrenmeye çalıştık. Bilginin şirketlerin tekelinde olduğu eski yıllarda kısmen işe yarıyordu bu mucize vaat eden teknikler. Sonra bilgi herkese açıldı ve bu teknikler işe yaramaz hale geldiler.

Bu gelişmelerden sonra iş dünyası “Değerler”i yeniden keşfetmeye başladı. Belki bazıları bunu toplumsal faydayı gözetmeksizin sadece gelirlerini attırmak için içeriklerini boşaltıp manipüle etmeye çalıştılar. Söylemlerinde ” yüksek insani değerleri” eksik etmeyenler hem müşterilerine hem de çalışanlarına karşı bu değerlerden uzak uygulamalar sergilediler.

İyilik, dürüstlük, yardımseverlik vb. gibi bizi insan yapan değerlerden uzak,anlamsızlık hastalığının pençesinde savrulan bir insanın başarılı olamayacağını, mutluluk için özüne dönemeyeceğini düşünüyorum.

Bu nedenle yola kendimizden başlamalıyız. İster hayatın anlamının peşinde olalım, ister iş hayatında başarının peşinde , isterse sadece yaşamında huzur ve mutluluk arayan isteyen biri. Kendimizi bilme yolculuğuna çıkmak için önce uyanmak gerekiyor.

Mevcut durumumuzdan memnunsak ya hapishanelerimizin içinde “öğrenilmiş çaresizlik sendromu” yaşıyoruz ve uyanmak, yolculuk vb. istemiyoruz ya da ne mutlu sizlere ki, yolculuğu çoktan tamamlamışsınız, hepimizin aradığı mutluluğa zaten kavuşmuşsunuz. Başkalarına karşı ne söylersek ne iddia edersek edelim kendi içimizde hangi durumda olduğumuzu nasıl anlayacağız, nereden bileceğiz? kendimizi de kandıramayız ya..

Bir bilge şöyle demişti bir zamanlar “akşam yatağa yattığında kendini dinlediğinde bak içine, sevinç duyuyorsan kendi varlığından, olmuştur, ölçü budur..” Bu bir iddia işi değildir, söz ile değil hal ile anlaşılır.

Uykudan uyanıp bu yolculuğa çıkmak isteyenler için çok şanslı bir coğrafyada yaşadığımızı belirtmek isterim. Batı kültürü “anomi” (anlamsızlık) hastalığına çare aramak için özellikle uzak doğu kültürünü didik didik ettiler ama temel felsefesinden uzaklaşıp yaşantılamadan hap haline getirilmiş pratik mucizevi bilgi” tutumlarıyla işin kısa sürede suyu çıktı. Kendi kadim geleneğinin köklerinden koparılmış, sürecinin bütünselliği görmezden gelinip, içselleştirilip yaşantılanmadan“mutluluk ve anlam hapı” niyetine tüketim nesnesine dönüşen bu geçici yolculuklar, ruhların derinliklerindeki “sıkıntı” ya çare olmamıştır.

Çare bir yana uyanmayı beklerken, içinde bulunduğumuz “uykuyu” daha da derinleştirmiştir.

Bizler şanslıyız ki Anadolu toprakları, insanın gelişimine, kendini bilme yolculuğuna dair yol gösterecek onlarca bilge insanla dolu. Yunuslar, Mevlanalar, Niyaziler, Emreler.. saymakla bitmeyecek bir zenginlik.

Bu zenginlikten, Anadolu Bilgeliğinden bir sözle yazımızı tamamlayalım:

“hep arar idim bulamadım, arayışım bana bulgu oldu”

Sevgiyle kalın

Ercan Kalit

0 cevaplar

Cevapla

Yazıyla ilgili ne düşünüyorsun?
Paylaşmandan mutlu oluruz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir