İnsan Kendini Nasıl Geliştirir?

Bir şeyi başarmak istiyorsak, bir yerden başlamak zorundayız. Bu hangi konu olursa olsun değişmez. Neyi başarmak istiyorsak, yapılması zaruri olan şeyler vardır. Diyelim, kendinizi geliştirmek istiyorsunuz. Bunun için neler yapmanız gerekiyor? Kimlerle görüşme yapmanız icab ediyor?
Ve sonra? Nereden başlamalı? Geliştiğinizi nasıl anlayabilirsiniz?

Şimdi sırayla gidelim.

1. Eksiklerinizle Başlayın!

Zayıf ve gelişmemiş taraflarınızı belirleyin. Bunu yaparken acımasız olun. Çevrenizden destek alın. Dürüstlüklerinden emin olduğunuz insanlara sorun, onlar sizi yanıltmayacaklardır.
Eksiklerinizi tespit ettikten sonra, onları listeleyin ve alt kümelere toplayın. Örneğin listede iki tane eksik yönünüz, aslında tek bir eksiğin iki farklı yansıması olabilir. Örneğin tarih bilginiz zayıftır, kitap okuma alışkanlığınız zayıftır. Bu ikisini tek kümede toplayabilir, tarih kitapları okuyarak iki eksik yönününüzü de giderebilirsiniz.

2. Yeni Alışkanlıklar Kazanın!

Alışkanlıklar insanın başarıya giden yoldaki en önemli dostlarıdırlar. Bu alışkanlıklar ne kadar iyi ve güçlü olursa siz de o kadar güçlü olursunuz. Bu yüzden alışkanlıklarınızı belirlerken titiz davranmalısınız.

Kitap okumak bir alışkanlıktır. Spor yapmak, günlük tutmak, blog yazarlığı yapmak, sabah yürüyüşlerine çıkmak gibi birçok faaliyet alışkanlık durumundadır. Bunlar sağlığınız ve gelişiminiz açısından oldukça faydalı alışkanlıklardır.

Diğer taraftan sürekli televizyon izlemek, bilgisayar başında uzun süre eğlence odaklı vakit geçirmek, geç yatıp erken kalkmak, geç yatıp geç kalkmak gibi durumlar da alışkanlıktır. Ancak bunlar sağlığınız ve gelişiminiz açısından faydalı alışkanlıklar değildirler.
Kısacası gelişiminiz açısından size destek olacak alışkanlıklara sahip olmalı ve sürekli olarak aralarına yeni alışkanlıklar dahil etmelisiniz. Bununla birlikte faydalı olmayan ve insanın hayatındaki en kıymetli unsurlardan birisi olan zamanı çalan alışkanlıklardan uzak durmalısınız.

3. Yeteneklerinizi Geliştirin!

Bireysel olarak bir insan çok farklı yeteneklere sahip olabilir ama burada önemli olan sahip olunan yeteneklerin işlevsellik durumudur. Her konuda bilgi sahibi olduğunuz zaman çok daha iyi bir insan olacağınızı düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bu çok sağlıklı bir düşünce değildir.

Yetenek çantanızda 20-30 tane kabiliyet olabilir ama aralarından bir tanesini bile en iyi şekilde gerçekleştirecek kadar becerikli değilseniz gelişim açısından bir anlamı olmayacaktır. Nicelik değil nitelik önemlidir düşüncesi aslında bu tür durumlar için dile getirilmektedir.

Sahip olduğunuz kabiliyetlerin sayısı 3 bile olsa siz bu konularda oldukça becerikliyseniz kendinizi çok daha iyi bir biçimde ileriye taşıyabilirsiniz. Çünkü ancak bu tür bir durumda diğerlerinden farklı olabilirsiniz.

4. Bilenlere Danışın!

Size ilham veren ve destek olmaktan çekinmeyen insanların bilgilerine başvurmaya çalışın. Özellikle bilen insanlar, size ilham olacaktır. Onları izleyin, dinleyin, sorular sorun… Örneğin bir yazarla tanıştınız, onun nasıl yazdığı ile değil, nasıl yaşadığı ile ilgilenin. Yaşamına dair edineceğiz bir iki ilham, kişisel gelişiminize hayli fazla olumlu etkisi olacaktır.

5. Kendinizi Test Edin!

Sosyal ortamlarda kendinizi test etmekten çekinmeyin. Geliştirdiğiniz şeyi sergilemekten korkmayın. Yanlış ya da eksik yapmanız ve bunun karşılığında alacağınız tepkiler size sunulmuş en doğal lütuftur. Bu nimetlerden yararlanın. Dersler ve sonuçlar çıkarın ve pes etmeden kendinizi geliştirmeye devam edin.

Kaan Demirdöven

Bakış Açısı

Sabah ofise geldiğimde masama yerleşirken odamın balkonuna gözüm takıldı. Balkon pervazında iki güzel güvercin pek de doğal görünmeyen şekilde mermerin üzerinde oturuyordu. Halleri çok normal gelmedi, ilk aklımdan geçen şey “Ne olmuş acaba?” sorusu oldu. Yani merak ettim…

O sırada odama bir çalışma arkadaşım girdi ve “Neye bakıyorsun?” dedi. “Güvercinlere…” dedim. O da baktı, “Ahh yazık!” oldu ilk tepkisi. “Niye?” dedim. “Baksana birinin kanadı kırılmış, uçamaz ki o, diğeri de onu bekliyor yanında, bak gitmiyor, canım benim…” olay birden dramatik ve romantik bir boyut kazandı. Ben hangi kanadı kırık, nereden anladı diye bakmaya devam ediyorum bu arada. Arkadaşım da kendi hikayesine devam ediyor. “Veterinere götürmek lazım bunu, kaçmadan tutabilir miyiz? Yakında nerede veteriner var biliyor musun?” ve ne yapacağını bilemeyerek bir başka arkadaşımızı yardıma çağırdı.

O da geldi ne oldu diye, gösterdik “Bak burada iki güvercin var, birinin kanadı kırık, diğeri de onu bekliyor. Ne yapacağız, veterinere götürelim, sen tutabilir misin?…” diye, ilk gören heyecanla diğerine anlatıyor durumu… Diğeri hikayeyi dinledi ve tepkisi şu oldu, “Tutarız bir şekilde, bakayım hımmm… Sağdaki erkek, soldaki dişi bunların…”

Heyecanla bir şeyler konuştuğumuzu duyan ofisimizin en genç üyesi odaya daldı bu sırada… Ne olmuş, durum ona özetlendi, o da baktı “Hamile bu kuş, baksana nasıl şişmiş…” diye kendi gözlemini, yorumunu ortaya bıraktı.

Bu sırada halen balkon kapısı kapalı, kuşlar dışarıda, biz içeride, kendi hikayelerimizi yaşıyoruz. Bir süre daha baktık, sonra kuşu tutması için çağırılan arkadaşımız “Balkon kapısını açalım bakalım ne olacak?” diye kapıya hamle yaptı. Bu sırada dramatik, romantik  hikaye sahibi arkadaşımız “Aman dikkat et, uçamaz senden korkup düşmesin.” diye telaşlanırken, kuşun hamile olduğunu düşünen genç arkadaşımız “Hamile ya uçamayabilir.” şeklinde yorumlarına devam etti. Kapı açıldı, kuşlar son derece sağlıklı ve dinamik bir şekilde, birlikte uçup gitti… Bu duruma ilk tepkiler, “Aaa kırık değilmiş kanadı uçabiliyormuş…”, “Evet, ben dedim, bir erkek bir dişi; bir şeyleri yoktu ki…”, “Aman hamile sanmıştım; balkonu da pisletip berbat etmişler…” şeklinde üç ayrı yorumla geldi.

Ben bir yerden sonra kuşlardan çok bizimkileri izliyordum açıkçası. Ve bu küçük hikaye bana çok şey anlattı. Birlikte miskince sabah keyfi yapan iki güvercine hepimiz kendi penceremizden baktık, hepimiz içinde bulunduğumuz duygusal ve zihinsel duruma göre bir hikaye yarattık, bu hikayeye inanıp farklı bir son görünce farklı tepkiler verdik.

Hayatın genelinde de olan bu işte, tek bir durum ve herkese göre farklı algı ile buna bağlı yorum var. Durum algımızla sapma yaşıyor; verdiğimiz tepkiler algımıza ve geçmişten taşıdığımız inanç, düşünce, yorumlara göre duygulara dönüşüyor, buna göre şekilleniyor. Sonra da aynı durum karşısında kimin neden, nasıl böyle bir tepki verdiğini anlayamıyoruz.

Şimdi kendimize şunları sormamız lazım; hayata hangi pencereden bakıyorum? Ne oluyor? Ben ne görüyorum? Sorunlarıma duygulardan, yorum ve yargılardan arınıp sadece olanı görerek baksam ne görürüm?

Bu yazıya vesile olan, bize kendimizi gösteren güvercinlere, sabah keyifleri için sonsuz teşekkürler…

Meriç KORALTÜRK POLAT

Suçsuz Mutluluk

Düşünmek, tanıma ve birleştirme sürecidir. Aklımız ise doğrularımızla tek yargıcımız. Düşünmek diye tanımladığımız süreci başarabilmenin tek yolu aklımızı kullanmak…
Mutluluk geçici olmayan, içinde ceza ve suçluluk bulundurmayan , sizi mahvetmeyen ve hayatını kendi çabası ile destekleyenlerin sahip olduğudur.
Mutluluk bir seçimdir tıpkı düşünmek gibi.
Korkularınızı büyütürseniz sizi kurtaracak tek eylemden o kadar uzaklaşırsınız.

O eylem düşünmektir…

Bizi biz yapan değerlerimizden ;
‘’Özgüven’’ insanın kendisine duyduğu saygısının biçimidir.
‘’Dürüstlük’’ başkalarının hatırı için yapılan fedakarlık ve bir görev değildir.Dürüstlük ben olmayı ifade etmek ve kendin olma gerçeğini kabul etmektir.
‘’Gurur’’ en yüksek değerimizdir. Diğer değerlerimiz gibi hak edilmesi gerekir.
‘’Sevgi’’ bir gerçeğe cevaptır. Kişinin değerlerinin ifadesidir. Kişiliğinizle ve karakterinizle edinebildiğiniz nitelikleriniz için size verilen en büyük ödüldür. Sevgi, kişinin başkasının değerleri karşısında duyduğu zevkin duygusal bedelidir.
Acı çekmek bir değer değildir. Acıya karşı verilen mücadele bir değerdir.

Yaşayabilme yeteneğinizin derecesi, kendiniz olma derecenizdir. İçinizden geldiği gibi, zannettiğiniz gibi değil olduğunuz gibi…
Bir insanın kendi sevincine, neşesine ulaşma mücadelesinden vazgeçmesi ,hayatına sahip çıkma cesaretinden yoksun olduğunu gösterir.
Kendinize değer verin. Bunun anlamı; sizden hakkını talep ediyormuş ve ona borçluymuşsunuz hissini yaratanların yardım taleplerini geri çevirin.
iyi insanları, kötüler uğruna gözden çıkarmayın, harcamayın.
Hayatı yaşamanın peşinde olun.
Düşünmek de bir seçimdir ve seçimlerimiz ise alınyazımızın ta kendisi…

Sevgilerimle
Derya Akkaya

Nefes…

Nefes almak hepimiz için normal, düşünmeden yapılan, genelde ekstra bir çaba gerektirmeyen, üzerinde pek de durulmayan bir eylem. Böyleyken en hayati konulardan biri olmasını ölümün kaçınılmaz son olduğunu bildiği halde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insan doğasının mantığı ile açıklamak hiç de zor değil.

Nefes, yaşamak demek… İnsan hayatı, attığı ilk çığlıkla birlikle aldığı bir derin nefes ile başlayıp, son nefesini verene dek devam ediyor. Yaşadığı hayat süresince de kişi bilinçsizce günde yaklaşık 25.000 defa nefes alıp veriyor. Nefes yaşamak demek çünkü yapılan araştırmalarda dünya üzerinde nefes almayan bilinçli bir yaşam türüne henüz rastlanmadı. Her canlının nefes alması için gerekli donanım veya nefes alabildikleri ortamlar farklı olsa da aslolan nefes işleminin yaşam boyunca devam etmesi.

Su ve yemek gibi önemli diğer yaşamsal maddelere olan ihtiyacımız ve bunların yokluğundaki yaşam direnci çok daha uzun iken, ortalama bir insanın yaşamının son bulması için 2–3 dk gibi kısa bir süre nefessiz kalması yeterli.

Üstelik diğerlerini tedarik etmek ve tüketmek farklı bir çaba gerektirirken, bu kadar yaşamsal öneme sahip nefes için her ortamda, sahip olduğumuz organları kullanmak yeterli oluyor. Hatta diğer yaşamsal önem taşıyan her şey dünya üzerinde bir bedel ile ticaret hayatının içine girmişken, nefes için gerekli olan hava henüz her yerde bedava…

herkesin nefesi kendine özgü…

Nefes, o kadar mucizevi bir konu ki herkesin nefesi kendine özgü… Nefesin sıklığı, derinliği, nefesin vücudun hangi bölgesinde toplandığı kişiye ve hatta koşullara özel, nasıl nefes aldığımız nasıl yaşadığımızın en önemli göstergesi. Vücut tüm bilgeliği ile kendini öncelikle nefesle dengelemeye çalışıyor. Vücut hareketi hızlanınca nefes buna uyum sağlıyor, duyguların değişimine göre nefes ritmi değişiyor, düşünceler de nefesin ritmini değiştirebiliyor. Üzüntü ve şok anında “nefes kesilip” kişi kendini bir anlamda koruma altına alıyor. Vücuttaki hayati tüm organların çalışması için nefese, yani kandaki oksijene ihtiyacı var. Vücutta biriken toksinlerin %70’ i evet yanlış duymadınız %70’ i nefesin karbondioksite dönüşmesi yoluyla atılır. Tıp alanında yapılan çalışmalar gösteriyor ki oksijenin fazla olduğu ortamlarda ölümcül hastalıklara neden olan hücreler yaşamayı başaramıyor. Bu nedenle sadece oksijen ile yapılan pek çok tedavi yöntemi tıpta yerini aldı.

Nefesle neler yapabiliriz?

Bence nefes mekanizması, içinde bulunduğumuz bu sistemin ve Yaradanın insana sunduğu en büyük armağan. Bilinçli alınmış tek bir derin nefes bile sizi “an” a getirmeye yetiyor. Nefes vücudunuza oksijen kazandırarak fiziksel olarak sağlığa hizmet eden çok önemli sonuçları yaratıyor. Zihninizi temizliyor, duygularınızı dengeliyor, modunuzu anında olumlu şekilde değiştirip rahatlama sağlıyor. Nefes, fizik bedeniniz ve tüm enerji bedenlerinizi “an” da bir araya getiriyor ve kendinizi bütünlük içinde hissetmenize yardımcı oluyor.

Tüm bunları bize sunan nefes bu kadar kolay kullanılabilecek bir araç iken; nefesin bizim şartlarımıza uyum sağlamasını beklemeden, bu aracı ihtiyaçlarımıza hizmet edecek şekilde yani mekanizmayı tersine çevirerek bilinçli kullanmamız da mümkün. Bunu yapabileceğimizin ipuçları zaten nefesin çalışma mantığında gizli… Nefes ile yapılacak odaklanmış seanslar ile fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal konularda ihtiyaç duyulan çözümleri ve çözülmeleri sağlayabiliyoruz.

25 yıllık iş tecrübemde bir danışman ve işkadını olarak tüm biriktirdiklerim, özellikle son yıllardaki gözlemlerimle birleşince şunu söylüyor; özellikle büyük şehirlerde, yoğun iş temposunda yaşayan her birimizin yüklerinden hafiflemeye, şöyle bir durup hayatına bakmaya, “bir nefes almaya” ve kendiyle buluşmaya ihtiyacı var… Her nefesi ciddiye almak, kaygı ve stres bilincinden kurtulup her nefeste bize verilmiş yaşam hakkının sonuna kadar tadını çıkartmak inansak dahi uygulaması zor bir olay. Bunu nefes disiplini ile yapmak ise çok daha pratik, gündelik ve kolay.

Derin bir nefes alıp işe bir yerinden başlamaya ne dersiniz?

Meriç Koraltürk Polat

Korku ve Cesaret

Bazılarımız, her şeyin zor olduğuna o kadar inanırız ki basit bir yolu olduğunu hayal bile edemeyiz. Bir türlü gelmeyen şansı bekleriz. Doğum ile ölüm arasında geçen zamanın değerini bilir ama yapmak istediklerimizi erteleriz. Yeni aldıklarımızı kullanmaz, şu gün için der, dolapta saklarız. Sevdiğimizi söylemekten çekinir karşımızdan bekleriz. Ya reddederse diye yakınlaşamayız Başımıza iyi bir şey geldiğinde bir daha olmaz kesin der, o anın sevincini yine eksik yaşarız. Farklı olursak kabul edilmeyiz korkusu ile fikirlerimizi açıklayamayız. Birisi hayalin nedir diye sorduğunda, hayalimizi söylemeye çekinir, dalga geçecek der içimizden bile söyleyemeyiz. Biz bunları kendimize niye yapıyoruz?

Çünkü korkuyoruz.

Gölgede ya da karanlıkta bir yerde bizi beklediğini biliyor, içimiz titrediğinde olduğumuz yere adeta mıhlanıyoruz.Kendimizi hapsettiğimiz ve güvenli alan dediğimiz yerden ömrümüz boyunca çıkmamaya razıyız, yeter ki bizi yakalamasın.Zaten dışarıda başka bir yer yok, bize verilen örnekleri bunlar Polyanna masalı der, dışarı çıkmak bir kenara dışarı bakmayız bile…

Ya Polyanna masalı demeyenler ne yapıyor?
Garanti diye bir şey olmadığını biliyorlar.
Korkuyu yok etmeye çalışmak yerine, onu kullanıyorlar
Yaşamı bekleyerek değil, yaşayarak anlayabileceklerini biliyorlar
Korkunun bir yere gitmediğini biliyorlar
Daha azına razı olmuyorlar, haklarını istiyorlar
‘’Hayır’’ demekten çekinmiyorlar
‘’Evet’’ demekten utanmıyorlar

Korkularınızla baş etmek istemez misiniz? İşte size koçluk sorularım;

  • Yaşamınızda nelere katlanıyorsunuz?
  • Onlara direndiğinizde enerjinizi boşa harcadığınız alanlar neler?
  • Sorunlarınızın veya sorun yaşadığınız insanların ortak noktaları neler?
  • İstediğiniz yaşam için oluşmasını beklediğiniz koşullar neler?

Cesaret korkunun olmaması demek değildir. Korkuya rağmen ilerlemektir.Korkunun varlığı, risk alırken akıllı davranılmasını sağlar.Korku bir an durup düşünmeyi sağlar, tehlikeyi güvenli aşmak için bir alarm vazifesi görür.
Seneca’nın sözü gibi’’ Cüret edemememizin nedeni işlerin zorluğu değil, biz cüret edemediğimiz için zor’

Kendinize inanın.
Derya Akkaya

Eğitimci Takıntılı Olmalıdır

Çoğu eğitimci yalnızca elindeki eğitim materyalini düşünür. Konusu, alanı neyse ona odaklanmıştır. Eğitim verdiğinde, karşısındaki kitlenin özellikleriyle ilgilenmez. O bilerek ya da bilmeyerek eğitimi doğru biçimde verdiğini düşünür. Öğrenilecek bir şeyler vardır o da bunları anlatmaktadır. Daha ne?

Eğitmcinin ve eğitimlerin başarısızlığı da genelde “ben anlatıyorum ama anlamıyorlar” söyleminden kaynaklanır.

Oysa eğitimci bu konuda takıntılı olmalıdır. Deneyimli olmalıdır. Aklı fikri insan beyninin çalışma ve öğrenme prensiplerinde olmalıdır. Karşısındaki kitle bir kelimeyi kastedilenden farklı biçimde anladıysa bunu saniyesinde farketmelidir. Eğitim verilecek konuyla ilgili her türlü ön yargıyı önden hesaplamalıdır.

Kendisine bir soru sorulduğunda, soru yanlış ya da anlamsız ise önce soruyu düzeltmelidir. Sorunun niçin konu dışı ya da niçin yanlış olduğunu anlatmalıdır. Bu eğitimin en önemli kısımlarından biridir. Karşınızdaki insanlar bilmedikleri bir konuyu öğrenmeye geliyor ve insanlar neyi bilmediklerini bildiklerini zannederler.

Mesela ben Japonca bilmiyorum. Muhtemelen Japonca’nın ne olduğunu bildiğimi zannediyorumdur. Bana nasıl öğretileceğine de karar vermeye çalışırım. Halbuki bilmediğim bir şeyin bana nasıl öğretileceğine benim karar vermem, o konuda sonsuza kadar cahil kalmamın garantisidir. Sen bana onu öğretme bunu öğret demeye başladığım an, Japonca sonsuza kadar imkansız hale gelir.

Eğitimciyseniz, bulunduğunuz alanın (salonun, bahçenin, sınıfın) tamamını kaplayacaksınız. O alanın da sizin içinize nüfuz edip her yerinizi kaplamasına müsade edeceksiniz ki yanlışları anında tespit edin.

90’lı yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken, hocamız Prof. Metin Balcı kulüplerden sorumlu rektör yardımcısıydı. Kendisine bir şey sormaya gittiğimizde Merhaba dedikten hemen sonra bize neyi sormaya geldiğimizi anlatırdı. Sorunun hangi kısımlarının lüzumsuz olduğunu anlatır, lüzumlu kısımların da cevaplarını verirdi. Eğitimciyseniz böyle olacaksınız. Anlatacağınız konuyu zaten yalayıp yutmuş olmanız gerekir. Artık aklınız fikriniz, bütün konsantrasyonunuz dinleyicide olmalıdır.

Osman Börütecene

Hayatımız Toplantı

Toplantılar, iş hayatımızda çok önemli bir yere sahip ve günlük çalışma planımızda çoğunlukla önemli zaman dilimlerini kapsıyor. Pek çok kişi tarafından söylendiği gibi neredeyse toplantı yapmaktan iş yapamaz hale geliyoruz. Gün içinde kimse yerinde değil, ihtiyaç duyduğunuz kişilere ulaşmak neredeyse imkansız. Bu nedenle aslında toplantıların verimli sonuçlar elde edilen keyifli beraberlikler ve anlamlı organizasyonlar olması gerekiyor.

Etkili, verimli, sonuç yaratan toplantılar yapmak için ne yazık ki niyetler yeterli olmuyor. Kaliteli toplantılar yapmak için, toplantı öncesi neler yapılacağı konusunda çalışmak, toplantıya doğru kişileri davet etmek, toplantı esnasında katılımı sağlamak ve toplantıyı iyi yönetmek ve son olarak da toplantı bitiminde alınan kararların hayata geçirilmesine katkıda bulunmak ve / veya takibini yapmak gerekiyor.

Toplantı yapmak için öncelikle kendimizin ve ifade ettiğimizde başkalarının da ikna olacağı nedenlerimiz olmalı. Günümüz iş hayatında ikili görüşmelerle çözümlenebilecek pek çok konuda geniş katılımlı toplantılar düzenlenebildiğini, bunun hem karar sürecini yavaşlattığını hem de çalışanlar için büyük zaman kayıplarına neden olabildiğini görüyoruz.

Hedefe ulaşmanın en iyi yolu toplantı ise, uygun katılımcı profili ve sayısıyla toplantı yapılması bir diğer önemli adım. Buna göre de toplantının amacına ulaşmasını sağlayacak katılımcıları davet etmemiz büyük önem taşıyor. Her şirkette bulunan “toplantıların vazgeçilmez isimleri” bırakalım kendi alanları ile ilgili konulara yoğunlaşsınlar, biz işimizi sonuçlandırabilmek için gerekli kişilerle görüşelim yeter…

Şirketlerde önemli krizlere neden olan sonraki adım ise toplantı yeri organizasyonu… İşyerlerimizde mekanlarımız ne kadar büyük olursa olsun hiçbir zaman yetmeyen tek mekan “toplantı salonları”… Bu organizasyon için hatrı sayılır bir mesai harcayabiliyoruz… Mekanımızı da ayarladıktan sonra sıra toplantı gündemi oluşturarak katılımcıları davet etmeye geliyor. Davetimizde mutlaka bulunması gereken bilgiler toplantı zamanı, yeri, süresi, katılımcılar, toplantı hedefi ve amaçları olmalı.

Türk insanı için toplantılara ayrılan sürelerin uzamasına neden olan en önemli konulardan birisi geç başlayan toplantılar…

Katılımcılardan bir veya daha fazla kişinin toplantıya geç gelmesi nedeni ile “eli kulağında” beklenerek başlanamayan görüşmelerin veya başlanırsa bile gecikenlere yapılan özetlerin konsantrasyonu bozduğunu, diğer katılımcılarda tavır değişikliklerine neden olduğunu hatta toplantı sonuçlarının bile bu durumlardan etkilenebildiğini biliyor muydunuz ? Gecikmeler şirket kültürüne göre dozu değişir nitelikte olsa da, hemen hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Bunu önlemenin yolu her toplantıya tek bir katılımcı bile gelmiş olsa zamanında hatta en önemli gündem maddesi ile başlamak… Böylelikle kurumlarımızda toplantı kültürü yaratmaya da başlamış olabiliriz.

“Her toplantı, kurumun değerlerini ve tarzını yansıtan küçük bir evrendir…” Richard J. Dunsing

Toplantıyı doğru şekilde yönetmek işin en can alıcı noktalarından, herkesin fikrini almak, baskın tipolojileri dengelemek, anlaşmazlık ve ikili tartışmaları düzenlemek, uzayan toplantılarda dikkati devam ettirmek, karara varılmasını sağlamak ve toplantıyı zamanında verimli şekilde bitirebilmek toplantıyı yöneten kişinin sorumlulukları ve emin olun hiç kolay değil. Birkaç ana başlık üzerinde saatlerce fikir yürütülen, bittiğinde de kafanız tamamen karışmış ve hiçbir karara varılamadığını şaşkınlıkla fark etmiş olduğunuz çok sayıda toplantıya katıldığınıza eminiz. Ne yazık ki bu toplantılar var ve şu anda bile bir yerlerde uzun uzun devam ediyorlar…

Toplantıda alınan kararların uygulanması ve sonuçlarının duyurulması ile bu süreç tamamlanmış oluyor ancak görüyoruz ki özellikle periyodik toplantılarda bir sonraki toplantı önceki toplantıda alınan kararların neden hayata geçemediği konusunda birbirimizi ikna ettiğimiz konuşmalardan öteye gidemiyor.

Verimli bir toplantının gereklerini mutlaka hepimiz biliyoruz… Belki de mesai saatleri içinde birlikte vakit geçirmeyi, sohbet etmeyi, bol bol çay-kahve içmeyi ve konuları çok önemli görüp bir türlü çözememeyi seviyoruz… Hadi bunu bir sonraki toplantıda konuşalım…

Meriç Koraltürk Polat

İçimizdeki Yetişkinle Barışmak

Birçok ‘kendine yardım’ kitabında, birçok popüler psikoloji kitabında, birçok dergi ve gazete makalesinde tavsiye edilen klişe bir şey vardır; içinizdeki çocukla barışın, içinizdeki çocuğu susturmayın, bırakın oynasın gibi.

Ben bu konuya bir de içimizdeki yetişkin tarafından bakmak istiyorum. İçimizdeki çocuğa bir itirazım yok, o olduğu yerde takılsın, keyfine baksın, zaman zaman ön plana çıksın. Ancak içimizdeki yetişkinden bahseden yok ve bu çok çok önemli bir konu. Hatta bu birçok derdimizin de çözümü aslında.

İçimizde bastırdığımız bir yetişkin var. Yetişkin olmak, sorunlara çözüm odaklı yaklaşmak demek. Mızıklamak, başkalarını suçlamak yerine derdimize çare bulmaya çalışmak. Biz bu yetişkini susturmaya ve yok saymaya çalışıyoruz. Elbette durupdururken değil, bunun birçok nedeni var. Bu nedenler hem toplumsal hem de kişisel.

Ben kişisel nedenlerden başlayıp sonra toplumsal nedenlere geçmeyi planladım. Zaten ikisi de birbirinden ilginç ve hüzünlü bence.

İçimizdeki yetişkini yok sayma nedenlerimizden belki de en önemli olanı sorumluluğu reddetmektir. İçimizdeki yetişkini yok saydığımız zaman bizim adımıza karar verecek bulabildiğimiz ilk kişiye ya da makama dört elle sarılırız. Demokrasilerin yerleşmediği ülkelerde bu çok sık görünen bir şeydir (bu konuya toplumsal nedenler kısmında geri döneceğim). Kişi; bir toprak ağası, bir parti başkanı, bir hükümet karşısında sorumluluktan kurtulmuş olmanın (olduğunu sanmanın) keyfini çıkarmaya çalışır. Bizim adımıza başkalarının karar verdiğini zannederek karar verme sorumluluğumuzu bir yana koyar ve karar verme acısından uzaklaşmanın tadını çıkarırız.

Bazı insanlar birlikte olmak istedikleri kişi hakkında yakın arkadaşlarıyla konuşur ve onların fikrini sorarlar. Bu insanlar içinden bazıları da bu fikirlere kendi fikirlerinden daha çok önem verirler. İşte o insanlar içlerindeki yetişkini konuşturmamaya çalışan insanlardır. Arkadaşlarının fikrine göre hareket ederek kendileri karar vermiyor oldukları hissini yaşarlar. Oysa arkadaşlarının fikrine uymak da bir karardır. Ama filanca kişi önerdiği için ben böyle yaptım dediğimizde sanki kararı biz vermemiş gibi hissederiz.

Sadece bu karar, karar süreci, karar vermekten kaçmak konuları bile yetişkinlik konusunda öylesine önemlidir ki bunlardan söz edince konuyu büyük ölçüde kapsamış oluyoruz. Bu bağlamda yetişkinliği kişinin hayattaki kararlarının sorumluluğunu kabullenmesi olarak da tarif edebiliriz. Çünkü karar vermiyor olmak gibi bir seçenek gerçekte zaten yok.

Toplumsal olarak da şunu söylemeyiz; aslen ne devlet, ne toplum ne de herhangi bir otorite yetişkin insan sevmez. Bireysellik aynı zamanda düzensizliğe de yol açar. Kendi kararlarını alan, bilinçli olarak ne istediğini bilen; istekleriyle barışık olan ve bunları bireysel seviyede hayata geçirmek isteyen kişi toplum ve belli başlı birçok otorite açısından sorun olarak görünür. Bu sorun olarak görünmekle kalmaz, aynı zamanda içinde yaşadığımız ekonomik sistem bireyleri kendi ihtiyaçlarının dışında karar almak üzere elindeki bütün araçlarla zorlamaya çalışır. Reklamlar da bu zorlamanın örneklerinden biridir. Askeri darbeler de bu zorlamanın örneklerinden biridir. Hükümetlerin baskıcı davranışları da bu zorlamanın örneklerinden biridir.

Reklamları ele alalım. Neden reklamlarda ürünler hakkında bilgi verilmez? Neden ürünün tanıtılması ön planda olmaz da onun yerine o ürünü kimlerin kullandığı anlatılmaya çalışılır? Nasıl insanlar o ürünü kullanıyorlar? Siz, nasıl bir insan olmalısınız? Kararlarınız neler olmalı? Reklamlar bile size ürün tanıtmak yerine hayattaki kararlarınızın neler olması gerektiğini anlatmaya ve aşılamaya çalışırlar.
Bu toplumsal zorlamalar da kişinin içindeki yetişkinle barışmasını engeller.

Şimdi bir de içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayalım. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

– Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben bireysel eğitim ve danışmanlıklarımı insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gaza getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

Osman Börütecene