Pazartesi (Sendromu) Neşesi

Pazartesileri genellikle sevmiyoruz. Benim için fark etmiyor çünkü çoğu zaman Cumartesi ve Pazar günleri eğitim verdiğim için Pazartesi günleri bana yeni, uzun ve bitmeyecekmiş gibi görünen bir haftanın başı gibi gelmiyor.

Halbuki Pazartesi hep aynı Pazartesi.

Her hafta aynı gün aynı sendromu yaşamamak adına Cumartesi-Pazar çalışsak da haftanın birinci günü bir kendine gelse mi? Böylece biz de kendine yakıştırılan anlamdan habersizce her 7 günde bir gelen bir güne boşuna gıcık olmasak?

Ooo-yooooo! O kadar da değil!

Yani o zaman Pazartesi sendromuyla kalsın, gelen olasılık gideni aratmasın di mi?

Di.

Algı çok enteresan bir kavram. Filtrelerimizden, öğrendiklerimizden, öğretilenlerden, velhasıl an itibariyle topladığımız tüm verilerden oluşan bir gerçeklik. Ve fakat işin sinir bozucu yanı bu gerçekliğin tümüyle bize ait olması. O anda bizim dışımızda yaşanan hayatla bizim kendi oluşturduğumuz gerçekliğin uyuşmama ihtimali en büyük sorun.

Yani, bizim dışımızda olagelen gerçek ne olursa olsun biz onun kendimize göre bir versiyonunu algılıyoruz. Aynı gerçekliği yaşayan iki kişi bu gerçekliğin kendilerine göre versiyonlarını oluşturuyor ve o versiyonların gerçek olduğuna inanıyorlar, onların gerçekliği algıladıkları neyse o oluyor.

Sizce de ilginç değil mi? Olan başka, bu olanı benim algılayışım başka, yanımdaki arkadaşımın algılayışı başka. Ben Cumartesi-Pazar çalışıp Pazartesi günlerinde bir sendrom algılamıyorum, hafta sonunu olması gerektiği gibi yaşayan bir başkası Pazartesi geldi diye karalar bağlıyor.

Halbuki Pazartesi hep aynı Pazartesi.

Buraya kadar mutabıksak bunun bizi nasıl etkilediğine bir bakalım: Hafta sonunu olması gerektiği gibi yaşayan birisi için gerginlik Pazar akşamüstü başlıyor. “Öff”lerle “pöff”lerle, “bu hafta sonu da ne çabuk geçtil”erle hafta sonunun son saatleri itinayla zehir ediliyor, “yarın sabah işin yoksa yine trafikle cebelleş dur”larla, “sabahın körüne de toplantı mı konur”larla aslında tatil olan bir günün son saatleri henüz gelmemiş bir güne ağıtlar yakılarak geçiyor.

Bu şartlar altında Pazartesi’lerden bir hayır ummamakta fayda var. Var da, ummadığımız fayda aslında bizim faydamız. Henüz gelmeden canımızı sıksın diye uğraştığımız gün bizim hayatımızın bir günü. Bir yay gibi gerilen vücut bizim vücudumuz. Sinir içinde karşıladığımız haftayı bizzat biz yaşayacağız.

Çalışma hayatımızın geri kalanında istisnasız her hafta Pazartesi ile başlayacak, bu değişmez bir gerçek. Seçeneklerimiz arasında her hafta bıkmadan usanmadan Pazartesi günlerini dünyanın sonundan bir kupleymiş gibi yaşamak ya da değişmez gerçeği kabullenip keyif almaya çalışmak var.

İş bizim değişmez gerçeği nasıl algıladığımıza gelip dayanıyor. Hafta başına istediğimiz anlamı yüklemek elimizde, kendi hayatımızın bir gününü her yedi günde bir zehir mi edeceğiz yoksa algımızı değiştirip bu güne sıradan bir gün gibi mi yaklaşacağız, seçim bizim.

Pazartesi günleri sendrom yaşamaktan sıkıldınız mı?

Algınızın ayarlarıyla oynayın, bakarsınız görüntü kalitesi yükselir.

Alp Beyce

Yaşam ve Beyin

Bir süredir yazmayı planladığım bir konu. Çok basit uygulamalar ancak etkisi fazla.

Oksijen,Su, Gilkoz ; Beyin enerjisini bu üç yolla sağlar.

Beyin tüm vucudun % 2 sini kapsıyor olabilir ancak tüm enerjinin % 25 ini tüketiyor.

Beynin yakıta ihtiyacı var bu yakıtı vermezsek yaşlılık ve tüm kayıplar çok kısa sürede yaşanır. Kendini onar emrini verecek yer beyin.

Beyin, bilgiyi işleme,ondan yararlanma,ondan üretim yapmak için bir hazinedir.Hepimiz eşit öğrenme kapasitesi ile dünyaya geliyoruz.Farklılık sonradan beynimizi nasıl kullandığımızla ortaya çıkıyor. Beyinin çalışması için enerjiye gereksinim var.

Oksijen;

Beyin biyokimyasal elektrik ile çalışır. Elektrik için oksijen ve glikoza ihtiyaç var.Oksijen için doğru nefes egzersizleri uygulamalısınız.Sağlığınız için çok önemli.Doğru nefes ile alınan oksijen, beynin fonksiyonlarının çalışmasını sağlar.

Glikoz;

Karbonhidratlar,şeker formatında besinler.Kan şekeri özellikle…Düşerse beyin çalışamaz. Sık ama az yemek yemeyi ihmal etmeyin. Kan şekeri sabit ve dengede olmalı

Su;

Beynimizi korur ve rahatlatır. Beyin hücrelerine oksijeni taşır.Solunum için gerekli oksijenin nemini ayarlar. Susuzluk gergin ve sinirli olmaya sebebiyet verir.Konsantrasyonu azaltır.Su içme alışkanlığını önemseyin.

Yaşamın incelikleri hep basit bir sistem üzerine kurulu aslında.Zora sokan, harap eden insanın kendisi.

Makinenin sahibi işi biliyor ve bu hassasiyete uyum sağladıktan sonra her şey yerli yerinde çalışıyor.

Yaşadıklarımız, düşüncelerimiz ve yaptığımız seçimler doğrultusunda gerçekleşiyor.Eğer temiz bir zihne sahip isek yaşam dengeli, eğer zihnimiz karışık ve dağınıksa o zaman yaşamımız takıntı,sıkıntı,endişe ve anlamsız öfkelerle dolu oluyor.Bu yönde şekillenen hayat bize  zevk vermiyor hem kendimize hem de çevremize zararlı oluyoruz. Tıkanıklık öyle bir hal alıyor ki değişmek kurtulmak isteyen başaramıyor pes ediyor ve sistem aynı kısır döngü içinde tutuyor, kurtulmanın yollarından biri önce iyi olmayı isteyin.

Doğru Beslenin, Doğru Nefes alın Su içmeyi unutmayın.

Öğrenmek kişiliğimizi ve insanlığımızı güçlendirme fırsatıdır. Yaşam kalitemizi yükseltir.

Bilinç; kişinin kendisine, çevresine ve bir bütün olarak yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalık durumudur. Bilinçaltından gelen mesajlarımızı doğru okumamızı sağlayacak olan kendimizle kuracağımız pozitif iletişimdir. Daha güne başladığınız ilk saatlerde olumsuz bir konuşma, gün boyunca iş yerinize, özel hayatınıza mutlaka yansır. Bunlar tesadüf değil bizatihi bizim seçimlerimiz. Nasıl başlarsa öyle gider sözünü hatırlarsınız. Eskilerin pek çok sözü bu duruma işaret eder. Bilinçaltı gücümüzü arttırdıkça, davranışlarımızın kalitesi de yükselir. Kendimiz ile barışık,daha huzurlu bir insan olabiliriz.Beynimizin çalışma ilkelerini iyi anlarsak onu daha verimli kullanabiliriz. . .

Beynimizin en temel ayrımı sağ ve sol beyin şeklindedir. Birbirlerine Corpus Callosum adı verilen bir sinir ağıyla bağlantılıdır. Bu bağlantı ile loblar, aynı girdiden farklı programlar çalıştıran iki bilgisayarmış gibi davranırlar. İkisinin uyumlu olması çok önemli.Hangi lobun daha etkin olacağı doğuştan belirleniyor yüzde otuz oranında, ancak daha sonra yaşamda edinilen deneyimler, eğitimlerle gelişebilir.

Sağ Beyin İşlevleri; Yaratıcılık, Bütünü Görme, Subjektif, Sezgisel, Hissetme, Duyma, Koklama, Tat alma, Yaparak öğrenir, Duygusal, Yüzleri hatırlar, Daha fazla risk alır, Yazılı ya da görsel talimatlara uyar, Problemleri bütüne bakarak çözer, Çizimi ve nesneleri kullamayı tercih eder, Benzerlik arar, Eş anlamlı biçimde düşünür . Sağ beyin; Yaratıcı zekayı temsil eder.Semboller kullanır, mecaza meraklıdır.Görerek,duyarak öğrenir.Sezgiseldir.Hislerini takip eder.Müziğe, vucut diline, dokunmaya duyarlıdır. Vücudun sol tarafındaki duyu organlarını ve vücut hareketlerini kontrol eder.

Sol Beyin İşlevleri; Adlandırma, Matematik, Dil becerisi, Sistemli, Analiz eder, Disiplinli, Objektif, Sınıflandırma yapar, Mantık yürütür, Duyguları kontrol eder, İşitsel ve görsel yollarla öğrenir, isimleri hatırlar, Az risk alır, Sözlü talimatlara uyar, Problemleri parçalayarak çözer, Yazmayı ve konuşmayı tercih eder, Matematiksel düşünür, Farklılıkları arar, Rasyoneldir, Planlıdır, Sol beyin; konuşma ve dil merkezidir. Analitik ve adım adım düşünür.Sebep ve sonuç ilişkisi kurar. Ayrıntılara meraklıdır. Bilgiyi ardışık işler.Sayısal işlemlerde iyidir.Vücudun sağ tarafındaki duyu organlarını ve vücut hareketlerini kontrol eder. . . Öğrenme ve düşünce sürecindeki başarı bu iki lobun dengeli bir şekilde kullanılmasını gerektirir. Bu uyumun yakalanması egzersizlerle mümkün.

Sol lob baskın ise sağ lobu geliştirmek için; 1- Zihinde canlandırmalar yap, resimleri büyült küçült renklerini değiştir. 2- Karşıtları gör 3- Olayları detaylandır 4- Jestleri anlamlandır 5- Sesinle oyna, ses tonunu şiddetini değiştir 6- Enstruman kullanmayı öğren 7- Leonardo Da Vinci ‘nin otobiyografisini oku 8- Empati yap 9- Spor yap 10-Resimli bulmacalar çöz

Sağ lob baskın ise sol lobu geliştirmek için; 1- Şiir , şarkı sözü ezberle 2- Hedef koy, odaklan 3- Eleştiri yap, sorgula 4- Mantıklı kararlar almaya öncelik ver 5- Yapabileceklerini erteleme 6- Sözel bulmaca çöz . . . Tarih boyunca eşine az rastlanan sanatçılardan Leonardo da Vinci çok yönlüdür.Bir bilim adamı olarak,Matematik, Mimarlık,Dil,Mantık,Anatomi gibi alanlarda olağanüstü ve hayal gücü, resim,renk,ahenk,müzik ve şekil kullanma kabiliyetlerinde de yine olağanüstüdür. Beynin her iki yanınını dengeli kullanan en iyi örnektir.

Sağ ve sol beyin korelasyonu için önerilen egzersizler 1- Bedensel / Beynin sağ tarafını sol, sol tarafını sağ kısma yönlendiren el/kol/bacak hareketleri 2- Okuma / okumak sağ ve sol lobu birlikte harekete geçirir.Okurken sol taraf takip eder, sağ taraf okunanı hayal eder. 3- Rutin kır / Alışkanlıkları değiştir sağ el ile yazıyorsan sol elini kullanmayı dene gibi 4- Otobiyografi egzersizi / hayat hikayeni yazarken detaylara in. Büyüdüğün ev, mahalle, okul , arkadaşlarını detaylı tarif et. 5- Yürüyüş / açık havada yürü. Beyin açık havada çok daha yüksek performansla çalışır.Yürürken kollarını adımlarının ters yönünde hareket ettir. . . . Hayat olması gerektiği gibi değil olduğu gibi, onu değiştiren bizim bakış açımız, olayları algılama biçimimiz ve açıklama stratejilerimiz ez cümle ile bizim seçimlerimiz.

Kendinize iyi bakın gücünüzü kullanın.

Sevgilerimle,

Derya Akkaya

Kader Kurbanı Değil En Çok Kendimizin Kurbanıyız

Mutluluk için ÖZünü GÜRleştirmek

Çoğu zaman farkında olmadığımız birden çok hapishanede yaşıyoruz, bunlar öyle hapishaneler ki çitleri kendi düşüncelerimiz tarafından örülmüş. Kendi düşüncelerimizin mahkumu oluyoruz.

Bir de ayağımıza geçmişin prangası vurulmuşsa hareket edemez hale geliyoruz. Geçmişimizin bugünü ele geçirmesine izin verdiğimizde adeta hapishane içinde yeni bir hapishane daha yaratmış oluyoruz.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bazen de sahip olduklarımız bize sahip olmayabizi yönetmeye başlıyorlar. Bu da başka bir esaret yaratıyor. Tüm bu esaretlerin ortak noktası hepsinin merkezinde kendimizin olması.

Kader kurbanı değiliz, en çok kendimizin kurbanıyız çoğu zaman.

Tüm yolculukların ilk adımı “Uyanış”. Bu uyanış özgürlüğe doğru atılan ilk adım.

Hepimizin ortak bir özlemi var, “Mutlu Olmak”, “Yaşamımızdan sevinç duymak” Bizi neyin mutlu edeceğine dair beklentilerimiz bizi farklılaştırsa da bu arzumuz ortak. Bir çok hedefimizin nihayetinde bu arzumuz var. Örneğin çok başarılı bir satışçı olmak istiyorum, evet böyle olunca ne olacak? daha çok para kazanacağım, böyle olunca ne olacak, sahip olmadığım şeylere sahip olabileceğim, ya da yönetici pozisyonuna terfi edeceğim.. vb bu zinciri “ee şimdi ne olacak..” diye sonuna kadar götürdüğümüzde mutluluğu ve sevinci buluruz.

Bunca teknolojik gelişme, yaşamın görece kolaylaşması ve ürünlerin tüm dünyaya bu kadar yaygınlaşmasına rağmen, tüm dünyada (Türkiye dahil) depresyon, kaygı bozukluğu vb. rahatsızlıkların hızla artmaya devam etmesi (orta ve yüksek gelir seviyesine sahip “başarılı” insanlarda dahi) düşündürücü.

Bu konuda dünya ölçeğinde yapılan bir çok araştırmanın ortak bulgularına dayanarak çağımızın en önemli ve gizli yaygın hastalığının “anomi” olduğunu söylüyor dünya psikologları. Anomi, kısaca Anlamsızlık hastalığı denebilir.

Uğruna yaşanacak bir “anlam”…

Ülkemizdeki önemli düşünürlerden ve Anadolu bilgeliğinin farkındalığıyla insana dair yoğun araştırmalarını kitlelere ulaştırabilmiş üstatlardan psikoterapist Prof.Dr.Kemal Sayar’ın bir TV söyleşisinde bizleri uykudan uyandırmak için çaldığı şu gongun sesine kulak verelim:

“ Varlığımın bu yaşamdaki anlamı ne? benim varlığım bu dünyada neyi değiştiriyor. kaç kişinin hayatına ışık veriyor? varlığımla kaç kişinin hayatını güzelleştirebiliyorum…”

“Hayatın Anlamı”nı bulma derdine düşmek istemeyip bunun felsefecilerin işi olduğunu düşünebilirsiniz. Ama en azından kendi yaşamımızın “anlamını” bulmamız en azından aramamız ve bu anlamın tüm yaşam yolculuğumuza rehberlik etmesine izin vermeliyiz.

İş dünyası uzun yıllar değerlerden uzak pragmatik ilkelere sarıldılar. Buradan süzülmüş pratik tavsiyelerin sıralandığı iş kitapları dilimize çevrildi ve işimizi daha iyi yapmayı oralardan öğrenmeye çalıştık. Bilginin şirketlerin tekelinde olduğu eski yıllarda kısmen işe yarıyordu bu mucize vaat eden teknikler. Sonra bilgi herkese açıldı ve bu teknikler işe yaramaz hale geldiler.

Bu gelişmelerden sonra iş dünyası “Değerler”i yeniden keşfetmeye başladı. Belki bazıları bunu toplumsal faydayı gözetmeksizin sadece gelirlerini attırmak için içeriklerini boşaltıp manipüle etmeye çalıştılar. Söylemlerinde ” yüksek insani değerleri” eksik etmeyenler hem müşterilerine hem de çalışanlarına karşı bu değerlerden uzak uygulamalar sergilediler.

İyilik, dürüstlük, yardımseverlik vb. gibi bizi insan yapan değerlerden uzak,anlamsızlık hastalığının pençesinde savrulan bir insanın başarılı olamayacağını, mutluluk için özüne dönemeyeceğini düşünüyorum.

Bu nedenle yola kendimizden başlamalıyız. İster hayatın anlamının peşinde olalım, ister iş hayatında başarının peşinde , isterse sadece yaşamında huzur ve mutluluk arayan isteyen biri. Kendimizi bilme yolculuğuna çıkmak için önce uyanmak gerekiyor.

Mevcut durumumuzdan memnunsak ya hapishanelerimizin içinde “öğrenilmiş çaresizlik sendromu” yaşıyoruz ve uyanmak, yolculuk vb. istemiyoruz ya da ne mutlu sizlere ki, yolculuğu çoktan tamamlamışsınız, hepimizin aradığı mutluluğa zaten kavuşmuşsunuz. Başkalarına karşı ne söylersek ne iddia edersek edelim kendi içimizde hangi durumda olduğumuzu nasıl anlayacağız, nereden bileceğiz? kendimizi de kandıramayız ya..

Bir bilge şöyle demişti bir zamanlar “akşam yatağa yattığında kendini dinlediğinde bak içine, sevinç duyuyorsan kendi varlığından, olmuştur, ölçü budur..” Bu bir iddia işi değildir, söz ile değil hal ile anlaşılır.

Uykudan uyanıp bu yolculuğa çıkmak isteyenler için çok şanslı bir coğrafyada yaşadığımızı belirtmek isterim. Batı kültürü “anomi” (anlamsızlık) hastalığına çare aramak için özellikle uzak doğu kültürünü didik didik ettiler ama temel felsefesinden uzaklaşıp yaşantılamadan hap haline getirilmiş pratik mucizevi bilgi” tutumlarıyla işin kısa sürede suyu çıktı. Kendi kadim geleneğinin köklerinden koparılmış, sürecinin bütünselliği görmezden gelinip, içselleştirilip yaşantılanmadan“mutluluk ve anlam hapı” niyetine tüketim nesnesine dönüşen bu geçici yolculuklar, ruhların derinliklerindeki “sıkıntı” ya çare olmamıştır.

Çare bir yana uyanmayı beklerken, içinde bulunduğumuz “uykuyu” daha da derinleştirmiştir.

Bizler şanslıyız ki Anadolu toprakları, insanın gelişimine, kendini bilme yolculuğuna dair yol gösterecek onlarca bilge insanla dolu. Yunuslar, Mevlanalar, Niyaziler, Emreler.. saymakla bitmeyecek bir zenginlik.

Bu zenginlikten, Anadolu Bilgeliğinden bir sözle yazımızı tamamlayalım:

“hep arar idim bulamadım, arayışım bana bulgu oldu”

Sevgiyle kalın

Ercan Kalit

Aslında Tek Bir Eğitim Vardır.!

Aslında Tek Bir Eğitim Vardır O Da Sorun Çözme Eğitimidir

Şirket içi iletişim eğitimi, satın alma eğitimi, sunum yapma eğitimi, şu eğitimi, bu eğitimi derken gerçeği unutmayalım: Tek bir eğitim vardır. O da sorun çözme eğitimidir. İşletmeler için hazırlanmış eğitimler bu amaçla hazırlanmalı, bu amaçla sunulmalıdır. Geri kalanı tamamen pazarlamanın gereği olan süslemelerden ibarettir. Bir miktar da mavi yakalı çalışanlara kazandırılması gereken kabiliyetler kısmı var bunu da küçümsememek gerekir ama bunlar dışında bir işletmede verilmiş verilecek bütün eğitimlerin özü sorun çözme eğitimidir.

Sorun çözmek bir sanattır

Her şeyden önce sorunun gerçek tespitini gerektirir. Bir sorun vardır insanlar o sorun etrafında dönüp dururlar. Her kafadan bir ses çıkar. Kendini verimli zanneden yöneticiler sorar: Şu sorunu bana 5 dakikada anlatın! Anlatılamaz. Her şey ancak mümkün olabildiği kadar sadeleştirilebilir, daha fazla sadeleştirilemez.

Önce sorunu tespit edeceksiniz

Çoğu işletmede sorun tespiti yapılmadan sorun çözülmeye çalışılır. Bu da beyhude çabalara neden olur. Yanlış sorunların yanlış çözümleri yanlış insanlara delege edilir. Bu sorunlar yıllarca çözülmez. Dahası, sorun bir kazanç kapısı haline gelir. 80’li yıllarda kamu iktisadi teşebbüsleri bu hale gelmişti. Çözümü acılı ama kalıcı oldu. Yıllarca beklenmeseydi acılı olmayacaktı.

İşi çabuk bitirmek esastır

Merhamet, vicdan gibi şeyler şunu anlatır; bir savaştaysan, karşındakini öldürmen gerekiyorsa onu süründürmeden öldür. Sorunların hızlı çözümü esastır. Zaman her şeydir. Zaman sadece 21. yüzyılda değil, 500 yıl önce de, 1500 yıl önce de çok önemliydi. Uzakdoğu tıbbında bir söz vardır: Hastalık ölümdür. Bir an evvel yok edilmesi gerekir. Yılanın başı çabuk ezilmelidir. En ufak bir soruna bile anında müdahale edilmeli ve büyümesine engel olunmalıdır.

Sorun çözmek için insanı tanımak gerekir

Eğitim demek sorun çözmeyi öğretmek demektir. Sorun çözmenin bir kısmı ise insan doğasını tanımaktan geçer. İyi yöneticiler kimin neyi neden yaptığını bilirler. Yanında çalışan takımı iyi tanır, kimi neyin motive ettiğini bilir. İyi yönetici, çalışanlarıyla telepatik bir bağ kurar. Sorun çözme aşamasında sezgilerin kullanılmasına bir örnektir bu.

Nihayetinde işletmeler zaten sorun çözmek için kurulmuştur

Dolayısıyla işletmelere verilecek bütün eğitimler sorun çözme odaklı olmalıdır. Telefonda nasıl konuşulur eğitimi bir sorun çözme eğitimidir. Eğer eğitime bu gözle yaklaşılmazsa o zaman verilen eğitimde kullanılan kelimelere mahkum olursunuz. Bir şey için devede kulak dersiniz, deveden bahsettiğinizi zannederler. Eğitilen kişi bağımsız ve soyut düşünmeye alıştırılmalıdır. Böylece daha önce kitaplarda yazmayan bir sorunla karşılaştığında ki genelde böyle sorunlarla karşılaşırız, bunlara çözüm geliştirecek düşünce yapısına sahip olur.

Osman Börütecene

99:1 Berabere

Joseph E. Stiglitz’ın ‘The Price of Inequality’ kitabını bitirir bitirmez görüşlerimi yazıya dökmek istedim. Pareto kuralını bilirsiniz: 80:20, kısaca girdilerin %20’si çıktıların %80’ini verir diye özetleyebiliriz sanırım. Stiglitz’in vurgusu ise ABD gibi fırsatlar ülkesi olduğu söylemi ile varlığını sürdüren bir ülkede nüfusun %1’inin ülkenin gelirinin yüzde olarak çoğunluğunu elde etmesi. Örneğin 2009 yılına kıyasla nüfusun %1’i 2010 yılında oluşan gelirin %93’ünü elde etmiş. 2007 yılında krizin hemen öncesinde nüfusun %0.1’i nüfusun %90’ını oluşturan alt gelir grubunun tam 220 katı daha fazla gelire sahip, varlık kıyaslamasında ise %1 üçte birin üzerinde bir paya sahip.

Hal böyle olunca, eğitimden sağlığa tüm olanaklar %1’in yararına çalışıyor. Orta sınıf kaybolmak üzere ve bir de mortgage krizi eklenince orta ve alt gelir grubu hayat boyu yaptıkları birikimlerin tamamını kaybedip; işsizlik, umutsuzluk, eğitimsizlik ve aklınıza gelebilecek tüm olumsuz koşullarla karşı karşıya. Üzerine bir de evlerinden hayatlarından olan insanları hayata döndürmek yerine krize neden olan dev kuruluşları kurtarmak için yapılan yardımların yükü eklenince ABD’nin sarsılmaz görünen yapısı su almaya başlıyor. Ve Kral’ın aslında anadan üryan dolaştığı anlaşılıyor.

Eşitsizliğin derinliğini biraz daha net anlayabilmek için kitapta yer alan birkaç istatistiğe daha göz atalım. 2007 yılında %1’lik nüfusun vergi sonrası yıllık ortalama geliri 1.3mioUSD alttaki %20’nin ise 17.800USD. Sonuç olarak Amerikalıların azımsanamayacak bir kısmı ayda en az bir gün aç yatıyor. Yiyeceğe ulaşamadıkları için değil alamadıkları için. Hal böyle olunca Amerikan Rüyası nüfusun büyük çoğunluğu için kabusa dönmüş durumda. Sürekli borç içerisinde yaşayan Amerikalıların alt gelir seviyesinde olanları aylık gelirlerinin %110’unu harcıyorlar diğer bir değişle sürekli borçlanıyorlar. İşin ilginç yanı üst gelir seviyesindeki kişiler birikim yaptıkları için harcama oranları yüzdesel olarak alt gelir grubunun çok altında. Diğer bir değişle ekonomilerin sürdürülebilir olması için gereken talebi yaratanlar ayda bir aç yatanlar. Globalleşme, Çin ve alternatif pazarlarda üretimi beraberinde getirince işsizlik dramatik olarak artmakta, vergi cennetlerinin de etkisiyle üst grup alt gruba oranla yüzdesel daha az vergi ödeyerek varlığını sürekli arttırmakta.

Bu durum sizce ne kadar sürdürülebilir. Arap Baharı ve benzeri hareketlerin altında yatan temel koşullardan birisi halkın büyük çoğunluğunun açlık sınırına itilip üst gelir grubunun kendilerine sağlanan avantajlardan faydalanarak gelirlerini sürekli arttırmaları olabilir mi? Eğer bu durum etkenlerden biri ise Amerika ve benzeri eşitsizliğin sürekli tırmandığı ülkelerde baharın gelmesine sizce ne kadar zaman kaldı?

Tam da bu noktada Ali Koç’un G20 toplantısı öncesi yaptığı “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir” açıklamasını hatırlarsınız. Sorun halı altına süpürülebilir olmanın çok ötesinde. Halı artık rakım alıp coğrafi haritalarda yerini alabilecek yüksekliğe erişti ve bu durum sürdürülebilir olmaktan çıktı. Ancak, elde edilen karlar, rant ve fırsat eşitsizliğiyle sağlanan gelirler tatlı. Dev şirketlere sağlanan ucuz kredilerin karşılığında kredi verenlerin elde etmek istedikleri karları, KOBİ’ler ve bireyler yüksek kredi faizlerine katlanarak sağlıyorlar. Oysa ki gelirin orta ve alta yayılmasına en fazla katkıyı sağlayabilecek organizasyonlar KOBİ’ler. Burada kabul edilmiş KOBİ tanımının dışına çıkıyorum, ekonomiye katkı sağlayan ölçek bağımsız tüm gerçek ve tüzel kişiler KOBİ’den kastım.

Vergiden kredilere, devlet ihalelerinden globalleşmeye her yönüyle bir batak karşı karşıya olduğumuz. Adına dünya dediğimiz dev bir kazanın içinde yavaş yavaş ölüme giden kurbağalarız kaynamaya başlayan sudan habersiz. Vergi, kredi, ihale ve benzeri avantajların en üstte gücü elinde bulunduran %1’in değil alt ve orta tabakada yer alanların avantajına işlediği bir sisteme ihtiyaç var. Unutulmamalı ki orta ve alt gelir seviyesinin refahı arttıkça talep artacak ve sadece bu kesimler değil en üstteki %1’lik kesimde bu katma değerden faydalanacak. Toplumun her kesiminin iyi eğitime, etkin sağlık hizmetlerine ve hayatını sürdürebileceği bir gelir seviyesine ulaşmaya başlaması Amerikan Rüyası denilen mitin gerçek anlamda yaşanmaya başlamasının önünü açacaktır. Kitabın sonuç kısmında Amerika özelinde yapılması gerekenlere dair önderiler de sıralanmış. Bankacılık sisteminden vergi sistemine kadar öneriler yar alıyor. Yapılması zor mu? Oldukça. Yapılabilir mi? Kesinlikle.

İhracatı destekleyecek, vergi dağılımını KOBİ seviyesinde yaşama şansını arttıracak ve istihdamı destekleyecek şekilde düzenleyen, devletin kamu yatırımlarını arttıracak ve dolayısıyla talebi ve işgücüne ihtiyacı arttıracak düzenlemelerle başlanabilir. Kısa vadeli güç oyunları yerine orta uzun vadeli toptan refahı göz önüne alan politikalara ihtiyaç var. Ne zaman? Dün. Geç kalındı mı? Bugün adım atılmazsa her gün.

Herkes için okuma önerisi: Joseph E. Stiglitz, The Price Of Inequality How Today’s Divided Society Endangers Our Future

Özgür Baykut

Müşteri 3.0 ile Tanışın.!

“Müşteri Deneyimi” dünyasındaki yolculuğumuza, Deneyim dünyasının kalbindeki “Müşteri” kavramı ile devam ediyoruz. “Müşteri” kavramının yeni dünyadaki anlamını ayırt edebilmek için pazarlamada sık kullanılan “müşteri 3.0” benzetmesini kullanacağız.

Müşteri 1.0

Müşteri 1.0 dünyasında hem bilginin şirketlerin tekelinde olması hem de ürün ve hizmetlerdeki kısıtlılığa karşın talepteki bolluk nedeniyle güç tamamen şirketlerin elindeydi. Birbirleriyle iletişimleri olmayan müşteriler şirketler karşısında bireyler olarak güçsüz ve pasif bir konumdaydılar. Şirketler tarafından kendilerine dayatılan ürün ve hizmetleri çok da sorgulamadan kabul etmekten başka seçenekleri de yoktu.Şirketlerin gündemlerinde müşteriler değil ürünler ve üretim süreçleri vardı. Maliyetleri düşürmek ve üretimde ölçek ekonomisini yakalamak en önemli hedefler arasındaydı. Müşteri 1.0 için ürüne sahip olmak en önemli güdüleyici faktördü.

Müşteri 2.0

Teknolojinin itici gücüyle ürün ve hizmet bolluğunun yarattığı rekabetin bir sonucu olarak müşterinin bu ilişkideki öneminin fark edilmesiyle Müşteri 2.0 dönemi başlamış oldu. Rekabete karşı ilk tepki ürün ve hizmetlerin farklılaştırılması olarak ortaya çıktı. Memnun olmayan müşterinin rakip ürünlere erişim imkanı şirketleri ürkütmeye başlamıştı. Şirketler müşterilerini dinlemeye ve önemsemeye başladılar. Şirketlerin odağına kalite ve memnuniyet kavramları yerleşti.

Şirketlerin hala gücün kendilerinde olduğuna inandıkları bu dönemde hala gerçek anlamda müşteri odaklı olmaktan uzaktılar. Müşterilerin gücünü fark etmeye ve onlara kulak kabartmaya başlamışlardı ancak tüm faaliyetlerin odağında hala ürünler ya da hizmetler vardı. Müşteri merkezli bir dünya için hala gidilecek uzun bir yol vardı. Bu bolluk dünyasında müşterinin de ilk ve en öncelikli talebi “kalite” idi. Onun da odağında ürün ve hizmetler vardı. Vaat edildiği şekilde ve kaliteli olmak kaydıyla sunulması beklentilerinin karşılanması için yeterliydi.

Müşteri 3.0

Kalitenin yaygınlaşması onun fark yaratma gücünü kaybetmesine neden oldu.Kaliteli ve iyi ürün/hizmet, zaten beklenen olağan bir standart haline geldi. Ürünlerde ciddi ve ses getirecek bir fark yaratmanın maliyeti çok yükseldi, üstelik siz bu maliyete katlansanız bile ortaya koyduğunuz farklılaşmanın taklit edilmesini engellemek neredeyse imkansız hale geldi.

Müşterilerin dünyasında da baş döndürücü bir iletişim kolaylığı ve çeşitliliği yaşanmaya başlandı. İnternetin, mobil teknolojilerin ucuzlayıp yaygınlaşmasını izleyen sosyal medya odaklı ağlar müşterilerin seslerini sadece şirketlere değil aynı anda tüm dünyaya duyurmasına olanak sağladı. Aynı zamanda bilgiye erişimin ve yaymanın  kolaylığı şirketlerin elindeki en önemli güç olan bilgi tekelinin yıkılmasını sağladı. Müşteri 3.0 istediği her bilgiye istediği yerden ve istediği zamanda erişebilme gücüne kavuştu. Şirketler arkasına saklandıkları duvarlarının yıkılışını izlerken müşterilerine karşı dahaşeffaf olmak zorunda kaldılar.

Müşteri 3.0’ın  rakip ürün ve hizmetlere de kolaylıkla erişebilmesi beklentilerinin yükselmesine neden oldu. Başka şirketlerin uygulamalarını ve başka müşterilerin deneyimlerini internet dünyasından izlerken kendi beklentilerini de buna göre yeniden şekillendirmeye başladılar. Birey olarak gücünü fark eden müşteri 3.0 kendini ifade etmenin ve bu şekilde kendini yeniden yaratmanın bir yolu olarak markalara yeni bir anlam vermeye başladı.

Müşteri 3.0 artık şirketler karşısında yalnız bir birey de değildi. İnternetin sağladığı sosyal ağlar müşterilerin bir araya gelmelerini ve farklı odaklarda kendi kabilelerinikurabilmelerini sağladı. Müşteriler bir şeylerin parçası olma ihtiyaçlarını sosyal ağlarla markalar üzerinden gidermeye başladılar. Bu güç şirketlerin yok sayamayacağı bir güçtü. Bir çok şirketin acı tecrübeleri diğer şirketlere örnek olmuş ve tüm şirketler yeni iş dünyasının müşteri 3.0’ını istemese de faaliyetinin merkezine koymak zorunda kalmıştır.

Müşteri 3.0’ın tek gündemi vardı o da “kendi gündemi”, şirketler artık tüm faaliyetlerine müşterilerin gözünden yeniden bakmak zorunda. Müşteri 3.0 bireyselliğine hiç olmadığı kadar önem veren, hayatında gerçekleştirmek istediği hayalleri için şirketleri bir yardımcı gibi gören, her zamankinden daha fazlasını arzulayan ve isteyen, eğlenmek isteyen ve beklentilerinin karşılanmasından öte şaşırtılmak isteyen biri haline dönüşmüştür.

Müşteri 3.0 eskinin pasif müşterisi olmak istemiyor aksine etkin olmak şirketlerin iş süreçlerine dahil olmak onun şekillenmesinde rol oynamak istiyor. Bunun için şirketlerle ve diğer müşterilerle işbirliği yapmaktan çekinmiyor, kendisini ifade etmek ve ilgi ile dinlenilmek istiyor. Hem bir marka topluluğunun parçası olmak isterken bir taraftan da kişiselleştirilmiş bir hizmet istiyor.

Müşteri 3.0 özlemlerine kavuşmak ve yaşam kalitesini arttırmak isterken bir taraftan da  markalar aracılığı ile havalı ve çağdaş olmak, saygınlık ve statükazanmak istiyor. Müşteri 3.0 şirketler tarafından onay ve kabul görmek ve onlara güvenmek ve kendisine de güvenilmesini istiyor. Güveninin yıkılmasını asla affetmeyerek hem terk edip hem de yaşadığı sorunları dünya ile paylaşmaktan geri durmuyor.

Müşteri 3.0 hız istiyor,ürün ve hizmetlere hızla erişmek, hızla satın alabilmek, hızla eline ulaşmasını istiyor. İsteklerine karşı da hızlı çözümler bekliyor, ilişkininkolaylaştırılmasını istiyor.

Müşteri 3.0 ürün ve hizmetlerin fonksiyonel faydaları ile yetinmiyor daha çok şirketlerle kurduğu iş ilişkisindeki deneyimlerine önem veriyor. Şirketleri sadece aklıyla değil kalbiyle de değerlendiriyor, duygu ve hisleri hiç olmadığı kadar bu ilişkinin merkezinde yer alıyor. Müşteri 3.0 yaşamındaki anlam boşluklarını yaşayacağı bu deneyimlerle doldurmak istiyor.

Müşteri 3.0 ile karşı karşıya kalan şirketler, kendilerini istemeseler de eskinin güvenli limanlarından uzaklaşmış ve yeni bilinmez dünyayı keşfetme zorunluluğunun içinde buldular. Artık müşterilerin gündelik mantıklarına hitap eden, temel ihtiyaçları gideren, iş süreçlerini sorunsuz ve kaliteli şekilde işletmenin yetmediği bir dünyada ayakta kalmak zorundalar. Müşterilerle ilişkilerini yeniden düşünmek ve sadece pazarlama fonksiyonu olarak değil ancak tüm birimlerinde eşgüdüm haline bu ilişkiyi yaşatmak zorundalar.

Yukarıda tartışılan kavramlarla ilgili ülkemiz odağında bir bilgi taraması yaptığımda konunun ağırlıkla pazarlama dünyasının içine sıkıştığını görüyoruz. Bir çok pazarlama üstadımız bu yeni dünyayı ülkemiz şirketlerine anlatmaya çoktan başladılar. Bir çok şirketçe yeni nesil uçuk pazarlamacıların fantezileri olarak görülen bu yeni dünyanın anlaşılması ve giderek bu anlayışın sadece pazarlamanın değil şirketin tüm birimlerinin temel anlayışı olması gerekiyor.

Müşteri deneyimi sadece pazarlama faaliyetleriyle oluşmaz. Müşteriler şirketlerle temas kurdukları tüm noktalarda yaşadıklarıyla bu deneyimi oluştururlar. Marka, tüm bu deneyimleri bir anlamda bütünleştiren ve özetleyen bir simge olarak tüketicinin beyninde bir kısa yol oluşturur. Ancak bu simgenin içeriğinin sahteliği ve boşluğu kısa sürede müşterilerce anlaşılacaktır. Müşteriler reklamlarla yaşayacaklarını vaat ettiğiniz deneyimlere göre değil bizzat kendi yaşadıkları deneyimlere göre notunuzu vereceklerdir.İşte bu yüzden unutulmaz ve hayatları güzelleştiren bir deneyimin kötü ve eksik bir taklidini yapamazsınız. Ya da sadece vaat etmeniz yetmez deneyimi yaşatmanız gerekir. Deneyimler bireyseldir ve kişilerin kendi duygulanımlarıyla inşa edilirler. Duygulanımlar ise sadece sözlerle harekete geçirilemez. Aklı kandırmak olasıdır ama kalbi uzun vadede kandırmak o kadar kolay değildir.

Joseph Pine “Müşteriler ne ister?” adlı ünlü TED konuşmasında şirketleri özgün olmaları ve müşterilerine özgün deneyimler yaşatmaları konusunda uyarır. Şirketlerin yaptığı en büyük hatanın olmadıkları bir şeyin reklamını yapmaları olduğunu söyler. Bu da şirketleri müşterilerin gözünde yapmacık sahte bir konuma sokar. Şirketlerin kim olduklarını insanlara deneyimletmek için, kim olduklarını hissedebilecekleri fırsatlar sunmalarını önerir. Starbucks gibi şirketlerin neredeyse hiç reklam vermeden var olma sebebini buna bağlıyor. Starbucks reklam yapmayarak diyor ki, eğer kim olduğumuzu bilmek istiyorsanız, gelip bizi tecrübe etmeniz gerekiyor.

Bu konuda üç temel kuralı hatırlatarak tüm şirketleri uyarır:

  • Bir, gerçekten de özgün değilsen özgün olduğunu söyleme.
  • İki, eğer özgün olduğunu söylemezsen özgün olmak daha kolaydır.
  • Ve üç, eğer özgün olduğunu söylüyorsan, gerçekten de özgün olursan iyi edersin”

Ercan Kalit